Banner
HES'lerde yalnızca elektrik mi üretilecek sanıyordunuz!. Tezgah çok çok daha büyük! (Video) Print E-mail




Çok değerli akademisyenimiz Prof. Dr. Beyza Üstün’ü arz ediyorum. Buyurun efendim.

Çok teşekkür ederim sayın başkan ama ben o kadar övgüyü hak etmiyorum galiba. Çok abartılı bir övgü. Ben Yıldız Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği’nde çalışıyorum. Bilimsel çalışma alanım su havzaları ve çevresel anlamda korunumu. Tüm meslek hayatımı böyle yürütüyorum.

Çok değerli Çamlıkaya sakinleri. Çok teşekkür ediyorum. Havzanıza sahip çıkmak için, suyunuza sahip çıkmak için bugün bu güneşin altında bizi dinlemeye geldiniz. Bizi buraya davet eden Çoruh Havzası Koruma Derneği’nden Ayhan Bey başta olmak üzere, Sayın Çamlıkaya Belediye Başkanı, değerli Muhtarlarımız ve diğer Çamlıkaya koruma derneklerinin temsilcileri de dahil hepinize çok teşekkür ediyorum. Benimler birlikte burada olan değerli öğretim üyesi arkadaşlarıma Faris Beye, gönüllü Egemen Beye, kuş konusundaki uzman arkadaşım Murat Beye de çok teşekkür ediyorum.

Değerli dostlar, 2 – 2,5 yıldır, su havzalarını korumak için akademisyenler ve gönüllüler, köy köy, kasaba kasaba dolaşıyoruz. Karadeniz’den, Karadeniz’in bütün derelerinden Doğu Anadolu’ya kadar, Samandağ’dan Ege’ye kadar her yerde gücümüz yettiğince, dilimiz döndüğünce, bu işin az önce Ayhan Beyin anlattığı gibi su hakkının devri olduğunu tüm değerli dostlarımıza anlatıyoruz. Birlikte doğru paylaşıyoruz ki, enerji adı altında derelerimize göz diken şirketler, pek çok havzaya henüz giremediler.

Giremediler, çünkü Türkiye de ciddi anlamda bir ilki başarıyoruz, hep beraber. Tüm halk, hiçbir siyasi fark gözetmeksizin birbiriyle dayanışarak suyuna sahip çıkıyor. Karadeniz’de derlerinin başında nöbet bekliyor. Duymuşunuzdur, Marmaris’te olayları, Muğla’da Yuvarlakçay’da kesilen ağaçların başında nöbete durdular. Hep beraber diyoruz ki; “Biz sizin bu işi enerji için yaptığınıza inanmıyoruz” Neden bunu söylüyoruz. Keşke gösterebilseydim. Bugün bizim coğrafya dersinde öğrendiğimiz Türkiye’deki tüm derelerin üzerine kaynağından yani gözesinden, denize döküldüğü yere kadar, en küçük deresinden, en büyük çayına, akarsuyuna kadar, tüm derelerin zerinde 1800 şirket, su hakkı anlaşmasın yaptı ve oraların sahibi. (Not: 1800 HES ruhsatı 2010 yılındaki sayıdır. Şimdi bu sayı 2200'lerin üsütne çıkmış durumda. Ayrıca sayısı onbinlere varacak "Mikro HES" denen daha küçük HES'ler için verilecek ruhsatlar için çalışmalar başladı.)

Dün gece benim okuduğum Düzce’de Aksu’daki bir HES, 2006’da almış lisansını, hala girememiş, girmeye çalışıyor. (Ben biraz sonra havzaya girdikten sonra neler olur, onu paylaşacağım.) 2006’dan 2010’a gelmişiz. Zannetmeyin ki geciktiler. Lisansını aldıktan sonra EPDK’dan, bu lisansla zaten uluslar arası karbon borsasında kazanıyorlar. Bu lisansları elden ele dolaştırarak satarak kazanıyorlar. Onların derdi, havzalara girip suyun ve su havzası dediğimiz bütün deremize su besleyen bütün karasal alana sahip çıkmak ve bu alanı, suyu istediği gibi istediğine satmak, pazarlamak.

Değerli dostlar, bu 1800 şirketin içinde bugüne kadar tekstil sanayinde çok büyümüş olan devleri de görüyoruz. Vazgeçtiler tekstilden, suya geldiler. Niye, bitti. Sermaye, kapitalizm gidebileceği yere kadar gitti. İşte burada çok kıymetli bir varlık var, su. Para yatırmayacaklar, hazır, doğrudan paketleyecekler, sahip olduğu alanda satacaklar. İster enerji olarak, ister su olarak. Kimin parası varsa ona.

Şimdi bu kimin parası olabilir? Bunu biraz konuşalım. Burada, başarırsalar eğer, gözeden itibaren, kaynağından itibaren bir şirket alacak, (aldı zaten henüz giremediyse de) aynı kodda taşıyacak boruda yada kanalın içinde suyu, (derenizi de şu merdiven olarak kabul edin, aşağıya denize doğru aktığını, kaynak burası, suyu aldı) kapalı borunun içinde taşıdı, düşürdü, onun düşürdüğü yerden diğer şirket alacak. Ve böyle alıyorlar. 1800 şirket böyle paylaştı, tüm dereleri. Diğeri suyu aldığı noktadan taşıyacak, düşürecek, düşürdüğü yerden diğer şirket alacak. Nereye kadar, denize döküldüğü yere kadar. Bütün derelerimiz böyle, bu şekilde devredildi. Hiçbir zaman su deresinde akmayacak, yatağında akmayacak.

Diyorlar ki, biz suyu boşa akıtmayacağız. Kullanımını sadece 49 yıllığına aldık. Değerli dostlar, kullanımını 49 yıllığına aldığı bu şirket, 1. şirket, gözden alıp ikincisine bıraktığı şirket bütün bu alanın sahibi olacak. Çünkü, o dereye su taşıyan bu yamaçlar da onun. Koçabama’da kendisinden su almayan, parasını ödeyemeyen halk, bahçelerinde toplama kaplarıyla suyu topladığında, şirketin görevlileri gitti dedi ki, “Sen benim suyumu çalıyorsun” Koçabama’da bu çatışmaya kadar gitti. Çünkü eğer o sudan almak isterseniz, öyle yağmur suyunu falan toplayamazsınız. Şirketler size ön ödemeli sayaçlarını takarlar, tarlanıza yada evinize suyunuzu böyle alırsınız. Hangi suyu, deresinden akmayan, sadece sıvı olan, sizin tanımadığınız bir suyu. Biraz sonra size onun da ne demek olduğunu anlatacağım.

Paranız olmadığını zaman suyunuz da yoktur. Paranızla ödediğiniz kadar o suya erişeceksiniz. Dolayısıyla artık onlarındır. Öderseniz paranızı, suyu alırsınız.

Peki, ödeyemeyince ne yapacaksınız? (Toprağınızı) nasıl sulayacaksınız? Hayvanınız ne içecek? Yabanlar, keçileriniz nasıl inecek su içecek? Sadece sizlere, suya erişemeyenlere daha kirli kaynaklar kalacak. Suya da erişemezseniz ne yapacaksınız? Buradan gideceksiniz. Çünkü artık ürününüzü üretemeyeceksiniz. Meyveleriniz vermeyecek. Buradan taşınacaksınız. Taşındığınız zaman zaten sahibi onlar. Burada endüstriyel tarım yapacaklar. Size de arzu ederseniz buyurun çalışın diyecekler. Kendi evinizde bu sefer işçi olacaksınız.

Şimdi buna nasıl başlıyorlar? Nereden başlıyorlar? Halkı ikna etmek için önce muhtarlardan, kaymakamdan, yani kamu sorumlularından ricalarda bulunuyorlar. “Lütfen bize yardımcı olun. Halkı ikna edin. Sizi görürüz" diyorlar. Bunları ikna edemezlerse, sizin bağlı olduğunuz alanlardan arsalarınızı, evlerinizi bir kat değil, on kat fazla para ödeyerek satın alıyorlar.” Köylü için çok önemli, çok büyük bir para. Ondan sonra şirket burada hak sahibi, arsa sahibi oluyor ve köylü parçalanıyor.

Bunun karşısında durulacak bir tek yöntem var. Bütün değerli arkadaşlarım açıkladı. Bu işin enerji için yapılmadığını bilerek tamamen şirketlerin sermaye birikimi için suyu kullanacaklarını bilerek mücadele etmek.

İsterseniz biraz çevresel etkilerine gireyim. Ondan sonra da, nasıl mücadele edebilirize döneyim. Çünkü 2, 2,5 yıldır pek çok derede, pek çok değerli dost mücadelesini sürdürüyor. Biraz size onlardan örnek vereyim.

Birincisi, eğer buraya girerlerse, bunu başarabilirlerse, önce Aksu Barajını yaparken uyguladıkları gibi çevre yolları açmak için tahrip edecekler. Kayaları patlatacaklar. Yolların yönünü değiştirecekler. Uzun bir inşaat safhası var. Oradan çıkan pasaları, hafriyat topraklarını, sağa sola, derenin yatağına neresi boşsa atacaklar. Tonlarca toprak çıkıyor. Tonlarca kaya çıkıyor. Sonra yavaş yavaş suyu o koddan kabartacaklar, önüne bir kabartma yapısı yapacaklar, bu da betonarme. Kabarttıktan sonra suyu yandan boruya alacaklar. Hiç kesintisiz, Mercan gözesindekini vereyim 12 km. kapalı borunun içinde, yada kanalın içinde suyu taşıdılar. Mercan’da kapalı boruda taşıdılar. 12 km. betonarme bir duvarın arkasında. Borunun içinde taşıyorlar. Bu 12 km boyunca kanalın karşı tarafındaki hiçbir varlık, hiçbir canlı  bu tarafa geçemiyor. Hiç kesintisiz 12 km. Etrafta yaşayan kimse bu sudan alamıyor. Şirkete ait ve kapalı. Sonra düşürüyorlar. Bu 12 km borunun yapıldığı alanı da kazıyorlar, gerekirse orman alanı. Buraya da istinat duvarları yapıyorlar. Mercan örneğinde 12 km. Erbağ’da bu 63 km. Bütün bunun içinde gerekli olan çakılı da dereden alıyorlar. Yetmiyorsa derlerden aldığı kum çakıl, dikkat edin derelerin kenarında kum çakıl çalışmaların görürsünüz sağda solda. Yetmiyorsa ormanlık araziyi kazıyorlar. Dere yatağındaki kum çakılı çıkarıyorlar. Kilometrelerce istinat duvarlarını ve kabartma duvarlarını bununla yapıyorlar. Bu da bittikten sonra suyu artık borunun içine aldılar. Arka arkaya alınan su, bir şirketten öbür şirkete ondan ötekine borular içinde su denize kadar derenin yatağına hiç ulaşmıyor.

Değerli dostlar, suyun bir görevi var. Su tam bir çevrim yapıyor doğada. Sevgili Ayhan Beyin de söylediği gibi bir görevi var. Yağışla düşüyor. Tüm topraklardan, sizin derenize kadar ulaşırken bütün topraklardaki besini de kendi içine alarak, zenginleşerek derenize geliyor. Dereye geldiği andan itibaren siz onu böyle köpürerek görüyorsunuz, taşların üzerinde. O köpürmede havadan oksijeni içine alıyor. Ve içinde yaşayan, etrafında yaşayan bütün canlılara, böyle zengin bir su hazırlanıyor. Bu su derenin yatağında akarken yer altı suyunu besliyor, yer altı suyundan da ona besleme yapılıyor. Deredeki su, beraberinde taşıdığı sağdan soldan aldığı alüvyonları da, (hepiniz benden daha iyi biliyorsunuz) ovalara bunu yayıyor. Eğer ovalara ulaşamazsa götürüp denize olaştığı yerde delta olarak bırakıyor. Siz benden daha iyi biliyorsunuz ki, böylesi faydalı ovalar, faydalı toprakla yayılmış deltalar, tarımın en güzel yapıldığı alanlar.

Tatlı su ve tuzlu sular, su göçerlerinin konakladığı alanlar. Şimdi suyu aldılar. Denize kadar götürmeden derenin yatağından, boruya, kanala hapsettiler. Orada neler oluyor biliyor musunuz? 1- Bu suyun beslediği yer altı suları yavaş yavaş kuruyor. 2- Denizlerin ağzındaki akarsuyun boşaldığı deltalar eriyor. Deniz suyu yani tuzlu su, dere altından ve dere yatağından içeriye doğru giriyor. Yani paranız olsa bile o bölgede bir su açsanız, kontörlü sayaç taksanız, zaten suyunuz tatlı su değil. Dolayısıyla o bölgedeki topraklar tuzlanmaya başlıyor. Karadeniz’de örnekleri başladı bunların. Burada da önce deniz bağlantısında başlamışlar. Tuzlanmayı daha hızlı göreceksiniz.

Üremek için tatlı suya gereksinim duyan pek çok deniz canlısı artık üremesini tamamlayamıyor. E, tamam ne olacak. Bir tane canlı ölse ne olur? Unutmayınız değerli dostlar. Hepimiz bir canlı zincirinin parçasıyız. Zincir içinden bir tanesi çıkarsa hepimizin hayatı tehlikede.

Bir soru da size? Burada gördüğünüz bütün zenginlikler, şu Çoruh vadisinden akan suyun sayesinde. Bu su eğer akmazsa, yukarıdaki hassas alanlardan başlayarak bütün yeşillik buradan yok olacak. Dolayısıyla bu ekosistem kendisini yavaş yavaş çöle bırakacak. Böylesi büyük tehlike ile yüz yüze tüm Türkiye. Niye yapıyorlar? Sadece artık daha büyük bir güç olan suya erişmek için yapıyorlar. Suyu elde ederlerse, istedikleri yere taşırlar. Trabzon’dan bir örnek söyleyeyim size. Trabzon’da HES’i yapan Japon firması demiş ki, lütfen imamı da maddi yönden razı edin. İmamı maddi yönden razı ediyorlar, herhalde bir şey transfer edecek. İki şey olabilir bu. Ya, bu suyu transfer edecek. Enerjiyi herhalde depolayıp transfer edemeyeceğine göre, yada su havzalarında mevcut olan madenlere daha kolay erişecek, altın, gümüş vs gibi o madenlerin transferini sağlayacak.

Bir yanlışı, daha doğrusu bir yanılgıyı düzeltmek istiyorum, izin verirseniz. Bu şirketler, sadece yabancı şirketler değil değerli dostlar. Bu şirketler içinde Türk şirketler de var. Yani bu başımıza gelen olayın sermayenin bir saldırısı olduğunu unutmamamız ve arkasındaki şirketlerin Türk yada yabancı hiç fark etmez, amacının yalnızca suya ve suyun olduğu havzayı sermayeye döndürmek olduğunu unutmamamız gerekiyor.

Bir hatırlatma daha. DSİ – Devlet Su İşleri, şirketler için bir sözleşme hazırladı. O sözleşmenin ek maddesinde her şirkete güvenlik kuvveti kurma yetkisi veriyor. Yani şirket, sahip olduğu alanda herhangi bir müdahaleye uğrarsa, kendi kuracağı özel güvenlik şirketi o müdahaleyi yapana saldıracak. Bu özel güvenlik kuvvetini de o yörenin gençlerinden oluşturuyor. Yani siz derenizi korurken birdenbire, çocuklarınızı ve torunlarınızı bulabilirsiniz karşınızda.

Dün akşam okudum yalnızca bir örnekte okudum. Her yerde gördüğümüz örnekte, bu HES’i bitirdiği ana kadar bu bölgeden 10-12 kişiyi inşaatta çalıştırıyor. Verdiği maaş asgari ücret, 500-600 lira para veriyor. İşletmeye aldıktan sonra en çok 2 kişi çok büyük HES’lerde (ki birçok yerde bu büyüklükte HES yok) 5 kişiye kadar kendi personelini barındırıyor. Onu da zaten bu yöreden almıyor. İstihdamı nereden sağlıyor? Sadece güvenlik kuvveti olarak, sizin yörenizdeki gençleri kullanarak. Dolayısıyla çok büyük bir tehlikeyle karşı karşıyasınız. Kendi derenizi korurken kendi çocuğunuz ve torununuzu güvenlik kuvveti olarak ta görmeniz her an mümkün.

Nasıl mücadele etmeliyiz?

İsterseniz çok kısa olarak buna da değineyim. Sonra sorularınıza bırakayım sözü. Bugün Türkiye’deki bütün derelerde iki tip mücadele veriyoruz. Veriyoruz diyorum çünkü çok sayıda değiliz inanın. Hep beraber veriyoruz. Gücümüz yettiğince o bölgeden, öbürüne koşuyoruz. Sizler gibi birlikte koşuyoruz. Birincisi yasa mücadeleleri veriyoruz. Yani, içimizdeki avukat arkadaşlarımız dava açıyor. Davaları nereden kazanıyoruz biliyor musunuz? Eğer, Hidro Elektrik Santralinin yapılacağı alan SİT alanı ise, Tabiat Parkı ise, oralarda santral yapamazlar. Bu davaları kazanıyoruz. İkincisi, 50 MW üstündeyse ÇED yapmak zorundalar aslında, bu nedenle çoğu 50 MW altında. ÇED yapmamak için Valilikte bir proje raporu ile işi bitiriyorlar. Ama ister ÇED yapsınlar, ister proje bilgilendirme raporu hazırlasınlar, yani HES’leri ister %50 MW üstünde çalışsın, ister 50 MW altında olsun, gelip yöre halkını bilgilendirmek zorundalar. İşte ikinci mücadelemiz burada. Bilgilendirmeye geldiklerinde yöre halkı onlara inanmıyor ve onları oradan geri yolluyor. Verdikleri ÇED’te teklif raporunu inceliyoruz ve dava açıyoruz. Bu rapor, bu ÇED raporu yada teklif raporu, uygun değildir, diyoruz.

Ancak değerli dostlar, yasa önünde verdiğimiz mücadeleleri çok kolay aşıyorlar. ÇED Raporu uygun değil mi? İki ay sonra ÇED raporunu düzeltip uygun hale getiriyorlar. SİT alanında mı, yada Tabiat Parkı içinde mi? Evet oralara henüz yapamıyorlar, İkizdere’de olduğu gibi ama onun içinde hazırlıklarını tamamladılar. Yeni bir yasa çıkartacaklar. Yeni yasa “Tabiat ve Biyoçeşitliliği Koruma Yasası”. Bu yasa eğer meclisten geçerse, o tarihten itibaren bütün SİT kararları iptal edilecek. Bütün tabiat parkları ve tabiat sitleri Çevre ve Orman Bakanlığı’na bağlanacak. Çevre ve Orman Bakanlığı, yeniden koruma alanı tahsisi yapıp plan karalarına geçecek. En az 5 sene. Bu 5 sene içinde o giremedikleri SİT alanlarına, tabiat parklarına çok kolay girecekler.

Asıl mücadelemiz ise halkla birlikte verdiğimiz yöreye sokmama mücadelesi. Değerli dostlar, eğer girerlerse, yörenizden çıkartmanız çok zor. Ama başardığımız alanlarda halk hep bariyer kuruyor, giremezsiniz diyor. Sen beni yöremde inceleme yapamazsın. Benim yöremde hiçbir yeri kazamazsın. Buraya giremezsin. Ciddi anlamda tek korkuları var, halkın mücadelesi. Bunu kırmak için de aranızdan mutlaka birilerine ulaşıyorlar ve mutlaka para karşılığı kendileri tarafına geçmenizi teklif ediyorlar. Başka hiçbir yolları yok. Halkın mücadele ettiği alanlara giremiyorlar. Eminim, giremeyecekler.

Onun için hepinizi saygıyla selamlamadan önce, biliniz ki bu mücadele eden arkadaşlarımın tümünün gönlü sizinle birlikte, sizin mücadelenize katılmaya hazırlar.

Başarabilmenin tek yolu var. Hep beraber, yalanlarına inanmadan, suyu, toprağı, bütün bu güzellikleri ticarileştirenlere, sermayeye teslim etmemek.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.