Banner
Devasa büyüklükteki geçmiş zaman kavranmadan, evrim anlaşılmaz! Print E-mail

Bu yazı, TÜBİTAK Bilim ve Teknik dergisinin, Mart 2009 sayısına kapak olan Darwin ve Evrim Kuramı konusunun, devlet içindeki şeriatçı kadroların müdahalesi ile değiştirilmesi üzerine, tepki olarak kaleme alınmıştır.

TÜBİTAK daha önce de böyle bilim dışı müdahalelerin etkisi altında kalmıştı. Bilimsel gerçeklik, karalanarak, üstü kapatılarak engellenemez. Tarih göstermiştir ki, bilimi engellediğini sananlar, kendi yanılgıları içinde yok olup gitmişlerdir.

DOĞADER

 

 

Tarih dediğimiz kavram, ne kadar önceye dayanıyor?

100 yıl mı? 1.000 yıl mı?

Milat olarak belirlediğimiz tarih, günümüzden 2.000 yıl önceki zaman dilimini oluşturuyor. Yazı 3000 yıl önce bulundu. Bundan öncesi bilimsel dilde tarih öncesi olarak adlandırılıyor. Yani bizim anlayışımıza göre 3000 yıldan öncesi ilkel döneme karşılık geliyor. Peki ya daha eskisi? İnsan daha eski dönemlerde neredeydi?

 

Son yıllarda Urfa ilimizde Göbeklitepe höyüğünde yapılan kazılarda, dünyanın ilk yerleşim yerinin 12.000 yıl önceye ait olduğunu ortaya çıkarıldı.  ( http://www.sanliurfa.com/news_detail.php?id=7885 ) 12.000 bin yıl öncesi bizim için çok ta aydınlık olmayan bir dönem. Peki ya daha önce, daha önce insan neredeydi?

 

Dünyada üzerindeki en eski kayaçlar, 3,8 milyar yıl öncesine tarihleniyor. Dünyanın 4,5 milyar yıl olarak biçilen yaşı, jeolojik etkinliğin olmadığı Ay'dan getirilen taşların ve yeryüzüne düşen meteorlar üzerinde yapılan çalışmalarla bulunmuştur. ( http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/jeolojik/KambrOncesi/index.htm )

 

Oysa hemen hemen bütün dinsel metinlerde, dünyanın insan için yaratıldığını konusu işlenmektedir. Dünyamız 4,5 milyar yaşında ve biz bunun yalnızca 12.000 yıl öncesinde insanın ilk yerleşik yaşama geçtiği dönem olarak belirleyebilmişsek, geri kalan dönem içinde insan neredeydi?

 
Bulunabilen ilk mağara resimleri, günümüzden yaklaşık 40 bin yıl önce yapıldığı biliniyor. ( http://www.tumgazeteler.com/?a=4188411 )

İnsan ateşi yaklaşık 790 bin yıl önce denetim altına almış. ( http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&hn=13362 ) Geçmişe doğru olan yolculuğumuzda henüz 800 bin yıl önceye kadar gidebildik. Bu çağlarda insan mağarada yaşıyor, avladığı hayvanın etini pişirebiliyordu. Peki daha eskide insan var mıydı?

 
İlkel insanların kullandığı taş aletler, günümüzden yaklaşık 2,5 milyon yıl önceye dayanıyor. ( http://tr.wikipedia.org/wiki/Eski_Ta%C5%9F_%C3%87a%C4%9F%C4%B1 ) Peki daha öncesinde insan ne yapıyordu? Taş alet dahi yapmayı bilmeyen bir insan, nasıl yaşar? Yaşasa bile bu insanların hayvanlardan farkı nasıl açıklanabilir?

 

2,5 milyon yıl öncesi bizler için çok eski bir dönemi mi anlatıyor? Oysa dünyanın yaşı 4,5 milyar.  2,5 milyonu 1800 ile çarpıldığında 4,5 milyar sayısını buluruz. Yani alet yapma becerisine sahip ilkel insana gelene kadar bile dünya üzerinde 1799 tane 2,5 milyon yıl geçmiş. Dünyanın ilk oluşumundan bu yana geçen 1799 tane 2,5 milyon yıl boyunca insan nerdeydi? Dünya gerçekten insan için mi yaratılmıştı?

 

Bu güne kadar bulunan en eski insan fosili 3,5 milyon yıl önceye dayanıyor. ( http://www.hurriyet.com.tr/bilim/4294766_p.asp )Daha önceye dayanan bir insan fosili şu ana kadar bulunamamış. Ama daha önceki dönemlere ait bulunmuş birçok insanımsı (ne insan ne maymun, ortak ata) fosili var. 3,5 milyon yıldan daha önceki döneme ait niye birçok insanımsı  fosili var da neden insan fosili yok?

 

Dünya insan için mi yaratıldı? Eğer öyleyse günümüzden 3,5 milyon yıldan daha eski insan fosilini neden bulamıyoruz? Oysa dünya 4,5 milyar yaşında. Milyonları, milyarları geçmiş enflasyonlu ekonomi döneminde söylemeye çok alıştık. 3,5 milyon yada 4,5 milyar bizlerin kafasında çok fazla bir anlam içermiyor.

 

Düşünce sınırlarımızı zorlayan bu kadar devasa zamanı kavramanın bir tek yolu var. Ünlü düşünür Carl Sagan’ın kozmik takvim olarak geliştirdiği kavramı biz dünya için uygulayacağız. Dünyanın yaşı olan 4,5 milyar yılı anlayabilmek için basit bir hesap yapalım ve 4,5 milyar yılı ortalama bir insan yaşı olan 75 yıla indirgeyelim. Buradan anlamaya çalıştığımız şey, dünya 4,5 milyar yaşında değil de, 75 yaşında olsaydı, ilk insan fosilinin bulunduğu 3,5 milyon yıllık dönem, bu indirgediğimiz 75 yılın hangi dönemine denk gelirdi?

 

Dünyamız 4,5 milyar yaşında değil de 75 yaşında olsaydı, ilk insan fosilinin tarihi 20 gün önceye denk gelirdi. (Evrim tablosu yazının sonunda verilmiştir) Yani bu hesaba göre, bizim için yaratıldığına inandığımız dünya 75 yaşındaki olsaydı, geçen 74 yıl 11 ay 10 gün boyunca insan ortalıklarda görünmeyecekti!

 

Biz insanlar, dünyanın yaşına göre çok önemsiz küçük bir dönemi içinde, hesabımıza göre indirgediğimiz 75 yılın son 20 gününde dünya üzerinde var olduk. Bu 75 yılın son 15 gününde ilk taş aletleri yaptık, son 5 gününde ise ateşi bulduk. Bu 75 yılın yalnızca son 8 saatinde ilk tarımı, son 6 saatinde ise endüstri devrimini yaşadık. ( http://www.ekolay.net/haber/haber.asp?pid=9&haberid=580398 )

 

Dünya, bizlerin ortama ömrü kadar, 75 yıl yaşayan bir varlık olsaydı, biz bu varlığın ancak son saatlerinde kendimize insan de diyebileceğimiz bir niteliğe ulaşmış olurduk.

 

Bizim olamayan dünyayı sahiplendik, yaktık, yıktık, değiştirdik ve kirlettik. Dünyanın bizim için yaratıldığına inandık. Oysa o, hiçbir canlı için yaratılmadı. Bu dünya tüm canlıların dünyası, biz insan soyu olarak dünyanın yalnızca çok kısa son dönemine tanıklık ettik. Bu tanıklık günümüzde işgal boyutlarına ulaştı. Bizim için yaratıldığına inandığımız dünyanın hemen her noktasını işgal ettik. Bunu yaparken diğer canlıları yok ettiğimizi, yaşam alanlarımızı daralttığımızı hiç düşünmedik. Bunların hepsi ve savaşlar, hep daha fazla olanı sahiplenmek, hepsi sahip olmak içindi. Günümüzde bu talan artan hızıyla sürüyor.

 

Bizler için yaratılmayan dünyaya verdiğimiz zarar, ekolojik ve iklimsel dengesini bozacak boyutlara vardı. Ancak hala bir şeye inanıyoruz. Dünyanın insan için yaratıldığına ve bizlerin tanrının sevgili kulu olduğuna inanıyoruz.

 

Gerçekten öyle mi? Gerçekten biz tanrının sevgili kulu muyuz? Yoksa evrimin en üst noktasında olarak onurlandırılmış olsak ta, evrimi kabul etmeyen yaratıklar mıyız?

 

Kolumuz yada bacağımız kırıldığında, kırık kemiğin kaynaması için alçıya alınır. İyileştikten sonra sargılar açıldığında, o uzvumuzu zor hareket ettirdiğimizi fark ederiz. Alçıda hareketsiz geçen o çokta uzun olmayan süre içinde uzvumuzda kas ve kemik yapısı zayıflamıştır. Doktorlar, hastalarına çeşitli kültür-fizik hareketleri vererek bu zayıflığın güçlendirilmesini sağlarlar. İşte bu değişimdir. Küçük bir evrimdir. Kullanılan organ gelişir, kullanılmayan körelir.

 

Yıllarca yatalak kalan bir hasta, bir gün iyileşirse tekrar ayağa kalkması olanaksızlaşır. Yatakta geçen uzun yıllar içinde hastanın kemik ve kasları zayıflamış, eklemlerinde kireçlenmeler oluşmuştur. Aynı durum, uzun süre uzayda kalan kozmonotlarda da görülür.

 

Bir bebeğin gözleri ilk birkaç ay içinde kapalı kalırsa, bir daha ömür boyu görme engelli olarak yaşamını sürdürmesine neden olur.

 

Bu örnekleri neden verdik?

 

TÜBİTAK Bilim dergisinin Mart 2009 sayısına kapak olan Darwin ve evrim kuramı konusunu, içten gelen bir darbeyle değiştirildi. Şeriat geleneğinden gelen iktidar partisi AKP'nin dünya görüşüne uymayan evrim kuramı, devlet içinde örgütlenmiş AKP kadrolarının müdahalesiyle engellendi.

 

Oysa yukarda verilen örnekler, bedensel yapımızın sürekli olarak ortam ve kullanım durumuna göre değişime uğradığını kanıtlamaktadır. Bu örneklere yüzlerce örnek daha eklenebilir.

 

Canlıların varoluş niteliklerini genler belirler. Canlılar, genlerini anne ve babasından alır. Ancak genler, doğumdaki haliyle aynı kalmaz. Canlı yaşam süresi içinde bile birçok gen, değişime uğrar. Bu gen değişimleri, çoğunlukla ortam koşulları etkisiyle olur. Yaşadığımız ortam koşulları, bedensel yapımızı değişikliğe uğratırken, genetik yapımızda değiştirir. İşte bu değişime mutasyon adı verilmektedir.

 

Mutasyonun en önemli sonuçlarından biri, bir sonraki kuşağa farklı genetik özellikler aktarılması ve bunun sonucunda farklı dirimsel (biyolojik) özelliklere sahip bireylerin meydana gelmesidir.

 

Doğa hiçbir zaman birbiriyle aynı iki ayrı canlı üretmez. Eğer böyle olsaydı, canlı yaşamı bu güne kadar var olamazdı. Doğa küçük genetik farklılıklardan oluşan bir kümedir. Aynı türe ait bireylerin kendi aralarındaki genetik yapıları çok küçük oranda farklılık gösterirler. Ancak hiçbir zaman birebir aynı olmaz. Bu farklılıklar çoğunlukla gözle görülmez. Gözle görülen genetik farklılıklara çok az rastlanır. Bu tür farklılıklara sahip canlılar, doğumdan sonra çoğunlukla yaşamaz. Yaşama şansı olanlar, mutand olarak adlandırılır. Medyaya konu olan kanatlı kedi haberleri bu tür mutantlara örnek olarak gösterilebilir. ( http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=139621 )

 

Tarihi milyonlarca yıl önceye dayanan canlı yaşamı günümüze kadar gelebilmesinin temelinde aynı türe ait bireylerin genetik yapılarındaki küçük farklılıklar yatmaktadır. Bugün AIDS gibi insanlar için öldürücü olan bir hastalık, AIDS virüsü taşıyan bazı insanları etkilememekte, bu insanlar sağlıklı olarak yaşamlarını sürdürebilmektedirler. ( http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=165568 )

 

Virüsle bulaşan hastalıkların çoğunda, ortamda o hastalıktan etkilenmeyen taşıyıcı bireyler bulunmaktadır. Bunun temeli, canlıların gen yapılarındaki farklılıktır. Yukarıda sözünü ettiğimiz genetik yapılarımızdaki küçük farklılıklar burada devreye girerek yaşamın sürekliliğine aracılık ederler. Taşıyıcı bireylerin bedeninde bulunan bazı genler, bir hastalığın ortaya çıkmasını engeller. Aynı türe ait olsa da ortam koşullarına canlılar farklı tepkiler verirler. İşte bu tepkiler nedeniyledir ki canlı yaşamı, değişen yaşam koşullarına kendini uyarlamış ve günümüze kadar gelmeyi başarmıştır. Bedenimizde var olan bağışıklık sistemimiz, bu tür uyumların sonucu oluşmuştur. Varoluş koşullarımızı, bağışıklık sistemimiz belirler.

 

AIDS örneğinde olduğu gibi, geçmişte salgın hale gelen hastalıklar, o hastalıktan etkilenen bireyler ortadan kaldırırken, genetik yapısı gereği salgın hastalığa dirençli bireylerin yaşamasına olanak tanır. Bu dirençli bireylerin çocuklarının büyük çoğunluğu ortamdaki bu hastalığa dirençli oldukları için yaşamlarını sürdürüp çoğalırlar ve zamanla, artık o hastalıktan hiç etkilenmeyen kuşağı ortaya çıkarırlar. Bu olayın bilimsel adı, doğal seçilim (selection) olarak bilinir.

 

Çok hızlı çoğalma özelliğine sahip canlılarda doğal seçilim, kendi yaşam süremiz içinde bile gözlenecek kadar kısa zamanda oluşur. Bakteriler, bunun için iyi bir örnektir. Antibiyotik uygulanan bakterilerin bazıları direnç gösterir. Diğer bakteriler ölürken dirençli bakteriler ortamda kalır. Dirençli bakterilerin üremesiyle artık antibiyotik tedavisinde verilen doz hastaya yeterli gelmez. Bu nedenle her yıl dozajları arttırılmaktadır. İşte bu doğal seçilimdir. Kendi yaşantımız içinde gördüğümüz evrimin kendisidir. ( http://www.haberbu.com/haber/Bilincsiz-antibiyotik-kullanmayin-/67131 )

 

Binlerce yıldan beri biz insanların dünya üzerinde uyguladığı tarım ve hayvancılık,  çeşitli hayvan ve bitkileri türlerinde farklılaşmaya neden olmuştur. Bu şekilde çeşitli adaptasyonlardan dolayı birçok varyasyonlar meydana gelmiştir. Yediğimiz besinler, çiftçilerin tohum seçiciliği, çapraz tozlaştırma gibi doğal yöntemlerle, bundan binlerce yıl önceki formlarından çok farklı formlarda türemişlerdir.

 

Tarımla uğraşan çiftçiler, böcek direncini çok iyi bilirler. Tarım ilacı uygulanan tarladaki hassas böcekler, böcek ilaçları tarafından yok edilirken, ilaçtan etkilenmeyen ortamdaki dirençli böceklerin zaman içinde çoğalmasıyla böcek ilacını artık etkisiz duruma gelir. Bu nedenle her geçen gün daha güçlü ilaçlar piyasaya verilmektedir. Böcek direnci, insanların yaşamı içinde tanıklık ettiği evrimsel bir aşamadır. Evrimini red etmek, gözümüzün önünde gerçekleşen bu tür gerçeklikleri de red etmek anlamına gelir. ( http://www.40dk.com/142-hayvanlar-alemi/bocekler-bocek-ilaclarina-karsi-direnc-gosteriyorlar-mi-989.html )

 

Evrim süreklidir. Evrim, dış ortamın zorlaması sonucu canlı yapının verdiği bir tepki, varolma savaşımıdır. Bu savaşım bilinçli bir seçilim değildir. Tümüyle genetik yapımızın belirlediği bir sonuçtur. Eğer bir canlının yaşadığı dış ortamda onu etkileyecek bir değişim olmamışsa, o canlı milyonlarca yıl önceki bedensel formunu koruyor olabilir.

 

Keseli hayvanların Avustralya kıtasına özgü olması, evrimin izolasyon ve coğrafya kökenli gen dağılımına verilecek iyi bir örnektir. Ortamdaki canlıların genetik yapısını değiştirecek bir etki yada genetik bir bozulma, çeşitli tür canlılarda kese oluşumuna yol açmıştır.

 

Neden bedenimiz üzerinde tüylerimiz var? Soğuk havada yada korktuğumuzda neden havaya dikilirler?


Bugün yaşadığımız yeryüzünün, yüzlerce metre buzul tabakasının altında olduğu dört büyük buzul dönem geçiren dünyamızda, geçmişteki ortam koşullarının bugün ile aynı olması beklenemez. O dönemlerdeki bedensel yapımızın, bugünle aynı olmasının beklemekte olası değildir.

 

Çoğunluğu değişen ortam koşullarına bağlı olmak üzere, bu güne kadar dünya üzerinde birkaç kez %95'ler var olan yokoluş ve ardından gelen türeyişler yaşandı. Biz insanlar ve günümüzdeki canlı yaşamının büyük çoğunluğu, dünyanın varoluşuna orantılanınca çok küçük bir zaman dilimi içinde yaşadık ve evrimleştik. Ancak ilk canlı oluşumundan bu yana tam bir yok oluş hiçbir zaman yaşanmadı. Dünya canlı yaşamının geçirdiği zor koşullara uyum sağlayan canlılar varlıklarını sürdürdü. Uygun koşullar oluştuğunda bu canlılar, değişen besin ve ortam koşullarına uyum sağlayarak farklılaştılar. Bu farklılaşma yukarıda anlattığımız gibi ancak algılama sınırlarını zorlayarak ayrımına varabileceğimiz kadar uzun bir zamanda gerçekleşti.

 

Evrimi anlama, zaman kavramını iyi anlamaktan geçer. Dolayısıyla inanılmaz büyüklükteki zaman dilimlerini kavrayamayanlar, evrimi hiçbir zaman anlayamayacaklardır. Onlar için zaman, içinde kendi yaşamı ve birkaç kuşak ailesinin geçmişidir yalnızca.

 

Düşünce sınırlarımızı zorlayan böylesine büyük bir zamanı,

bu devasa zaman dilimi içinde dünya üzerindeki olası değişimleri,

bu değişimlerin canlı yaşamını üzerindeki etkilerini,

bu süreç içinde değişime ayak uyduran canlıların küçük ancak kökten değişikliklerle gerek form gerekse genetik yapılarındaki değişimlerle ancak varlıklarını sürdürebildiklerinin farkına varırız.

 

Bilim insanları dünyamızın birkaç milyar yıl daha varlığını sürdüreceğini, bu süreden sonra güneşin genişleyerek kızıl dev durumuna geleceğini hesaplamaktadırlar. Biz evrime inansak ta inanmasak ta, insan olsa da, olmasa da, bundan önce olduğu gibi bundan sonra da canlı yaşamı, dünya üzerindeki değişimlere ayak uydurarak ve yaşamın sürekliliğini sağlayacaktır. Bu süreç içinde, uzaydan gelebilecek büyük bir felaket dahi canlı yaşamını tümüyle ortadan kaldırmaya yetmeyecek, evrim, her koşulda varlılığını sürdürecektir.

 

DOĞADER
Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği

 Evrim Takvimi

günümüzden … yıl önce

Tarih (Yıl)

75 Yıla İndirgenmiş Hesap

Dönemi

3.500.000.000

1.000.000.000

30.Ağustos.1916 - 16 yaşında

Procaryote tek hücreli canlı evrimleşti

Proterozoik dönem; Oksijenli atmosferin oluşumu Bakterilerin yaygınlaşması Ökaryotların ve çok hücrelilerin ortaya çıkması

545.000.000

3.955.000.000

30.Kasım.1965 - 65 yaşında

Kambriyen Dönemi

Kambriyen Patlaması; Hayvanların hızlı evrimi ve çeşitlenmesi

 

495.000.000

4.005.000.000

30.Eylül.1966 - 66 yaşında

Ordovisyen Dönemi

Deniz omurgasızlarının çeşitlenmesi, Paleozoik faunasının kurulması, Bitkilerin ve Eklembacaklıların karaya çıkışı

440.000.000

4.060.000.000

31.Ağustos.1967 - 67 yaşında

Silüriyen Dönemi

Çenesiz balıkların yayılması, tatlı su balıklarının ve ilk çeneli balıkların evrimi, Ökaryot yaşamın karaya kalıcı olarak yerleşmesi, Örümcekler, böcekler, kırkayaklar ve akrabaları ve ilk damarlı bitkilerin ortaya çıkması.

417.000.000

4.083.000.000

18.Ocak.1968 - 68 yaşında

Devoniyen Dönemi

Omurgalıların karaya çıkması: İlk ikili yaşamlılar; İlk ağaç ve ormanların ortaya çıkması, Tohumlu bitkilerin, ammonitlerin ortaya çıkması, balıklar çeşitlendi

354.000.000

4.146.000.000

4.Şubat.1969 - 69 yaşında

Karbonifer Dönemi

Paleozoik çağ sonu, Bataklık ormanlarının ortaya çıkıp yaygınlaşması, Sürüngenlerin ortaya çıkması, İlk uçan böcekler,

292.000.000

4.208.000.000

17.Şubat.1970 - 70 yaşında

Permiyen Dönemi

Kurak karasal iklim ve Pangea'nın oluşumunun tamamlanması, Bataklık Ormanlarının Yok olması, Açık Tohumluların Yaygınlaşması, Sürüngenlerin Baskın Omurgalı grubu olması, Büyük Yok Oluş

251.000.000

4.249.000.000

24.Ekim.1970 - 70 yaşında

Mezozoik Çağ

65.500.000

4.434.500.000

27.Kasım.1973 - 73 yaşında

Memelilerin ortaya çıkışı

23.800.000

4.476.200.000

7.Ağustos.1974 - 74 yaşında

Miyosen Dönemi (İnsanımsı Maymunlar)

3.500.000

4.496.500.000

9.Aralık.1974 - 74 yaşında

Etiyopya'da bulunan en eski insan fosili (2005)

2.500.000

4.497.500.000

15.Aralık.1974 - 74 yaşında

Paleotik Dönem, ilk taş aletler

790.000

4.499.210.000

25.Aralık.1974 - 74 yaşında

İnsan ateşi buldu

40.000

4.499.960.000

30.Aralık.1974 - 12:09 – 74 yaşında

İlk mağara resimleri

30.000

4.499.970.000

30.Aralık.1974 - 13:37 – 74 yaşında

İnsan yerleşik düzene geçti

11.500

4.499.988.500

30.Aralık.1974 - 16:19 – 74 yaşında

İlk tarım

2.000

4.499.998.000

30.Aralık.1974 - 17:42 - 74 yaşında

Milat

250

4.499.999.750

30.Aralık.1974 - 17:57 - 74 yaşında

Endüstri devrimi