Banner
Basından Seçtiklerimiz
Bu bir katliam ! Bu bir cinayet !! 3. Köprü Çözüm Değil Print E-mail

Orman Bakanlığı için hazırlanan resmî bir rapora göre, 3. köprü projesi kapsamında İstanbul'da kesilen ve kesilecek toplam ağaç sayısı 2,5 milyonun üzerinde. Kesilmeyi bekleyen ağaç sayısı 1,6 milyon.  Yok olacak toplam ormanlık alan 16 milyon metrekare...

Bu bir katliam !

Bu bir cinayet !!

imza kampanyası için :
http://www.ipetitions.com/petition/2milyonistanbullu/

 
Zehir solunan yaşam: Aliağa Print E-mail

Aliağa'da bulunan 5 demir çelik tesisi ölüm kusuyor2009 yılı DOĞADER'in çalışma takviminde Mustafakemalpaşa ilçemize kurulmak istenen MARZİNC adlı Baca Tozu ve Tufal Geri Dönüşüm Tesisine karşı çalışmalar önemli bir yer tutuyordu. 2009 yaz mevsimi boyunca Mustafakemalpaşa'da tesisin kurulması düşünülen bölgeye yakın 6 köyde ve komşu ilçe Susurluk'ta düzenlenen panellerde (çalışmayı destekleyen diğer kurumlarla birlikte) tesisin ne getirip ne götüreceği konusunda açıklayıcı bilgiler verdik.

Baca tozu içinde bulunan kadmiyum ve kurşun gibi elementler ile yakma sırasında ortaya çıkan dioksin ve furan gibi zehirli maddeler fabrikanın çevresindeki canlı yaşamı ile tarımsal üretimi için büyük risk oluşturuyordu. Yapılan bilgilendirmelerin bir sonucu olarak köy muhtarları ÇED Raporu aleyhine dava açtı ve Bursa 1. İdare Mahkemesi, "ÇED Olumlu" kararının yürütmesini durdurdu.

Tahir Öngür, Jeoloji Yüksek Mühendisi olarak tanınmış bir çevreci kimliğiyle, Mustafakemalpaşa'nın başına musallat olan bu tesisin hammaddesi olan baca tozlarının oluştuğu demir çelik fabrikaların yoğun olarak bulunduğu Aliağa'yı inceledi. Yazısında Aliağa halkının çektiği sıkıntılar, havada sınır değerleri binlerce kat aşan kirletici ve zehirli maddeler yer alıyor.

2001-2010 yılları arasında demir çelik üretimini %90 arttıran Türkiye, bu alanda birçok gelişmiş ülkeyi arkasına alarak dünya sıralamasında 9. sıraya yükseldi. 13. İspanya, 14. Fransa ve 17. sırada İngiltere'nin bulunduğu demir çelik liginde Türkiye'nin üst sıralarda yer alması oldukça düşündürücüdür.

Başta gelişmiş ülkeler olmak üzere pek çok ülke artık kirletici niteliği yüksek tesisleri ya kaldırıyor yada bu tesislerin başka ülkelere taşınmasına aracılık ediyor. Türkiye'de bu kirletici niteliği yüksek tesisilerin son durak yerleri arasında yer alıyor.

2010 yılı Türkiye'sinde Aliağa ilçesindeki ibretlik gerçekleri Jeoloji Yüksek Mühendisi Tahir Öngür'ün sunumuyla haber başlığını altındaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

DOĞADER

Bir Kıyı Kolonisi mi Burası?

20 Mayıs 2010 - Burası Aliağa.

Haberi okumak için tıklayın.
http://haber.sol.org.tr/yazarlar/tahir-ongur/bir-kiyi-kolonisi-mi-burasi-28523

 
Devlet - Sermaye İşbirliği - Altın Lobisi Kazandı Print E-mail

Maden Kanunu, ulus ötesi maden tekelleri ve onların yerli işbirlikçilerinin talepleri doğrultusunda 2004 yılında değiştirildi. 1. AKP Hükümeti döneminde gerçekleştirilen bu değişiklikle kanun, koruma niteliğinden vazgeçilerek yeniden düzenlendi. Tarım ve doğal alanlarımız maden ocağı haline getirilerek ormanlarımız ve yaşam alanlarımız maden ocaklarıyla ve o ocaklara ulaşan yollarla katledildi.

Tüm bu olumsuzluklara karşı Anayasa Mahkemesi'nde açılan dava 4,5 yıl sonra Ocak 2009'da karara bağlanabildi. Anayasa Mahkemesi, koruma altındaki doğal ve tarım alanları üzerinde maden arama ve işletilmesine izin veren maddesini iptal etti. 

Anayasa Mahkemesi'nin bu iptal kararı ardından 2004'ten sonra açılmış binlerce maden ve taş ocağı yasadışı duruma düştü. AKP Hükümeti, yürütme  görevini yerine getirerek bu maden ocaklarını kapatması gerekiyordu. Ancak diğer pek çok örnekte olduğu gibi bu konuda da işler olması gerektiği gibi yürümedi.

Anayasa Mahkemesi, yapılan yanlışlığı düzeltmişti. Ancak AKP Hükümeti, birçok örneği bulunan hukuk tanımaz çalışmalarını sürdürdü. Anayasa Mahkemesi'nin iptal ettiği maddeleri farklı tanımlamalarla yeniden yasalaştırmak için meclisin ilgili komisyonlarına gönderdi. Maden Kanunu Değişiklik Tasarısı, ana muhalefetin karşı duruşuna rağmen komisyonlardan geçti. Şimdi meclise geleceği günü bekliyor. 

Bu ülke halklarına, toprağına ve geleceğine hizmet etmeyen, ihanet yasalarının bir örneği olan Maden Kanunu'ndaki son değişiklikler yasalaşmak üzeredir. Devlet üç temel erkten oluşur. Yasama, Yürütme ve Yargı. Üçü de bir birinden bağımsız olması gereken bu kurumlar, birbirlerini zedeleyici tutum içinde olamazlar. Ancak AKP Hükümeti, meclisteki oy çokluğunu elinde bulundurarak elde ettiği yasama gücünü, yürütme erkiyle birleştirerek yargı kararlarını tanımaz bir çeşit tiranlığa dönüşmüş durumdadır. Bu tutum demokratik ülkelerde olmayan diktatör devletlerin tutumudur. Biz DOĞADER olarak AKP Hükümetini uyarıyor ve yargı kararlarını yok sayan çalışmaları durdurmaya davet ediyoruz.

DOĞADER 

Altın lobisi kazandı, Kaz Dağları madenlere açılıyor

27 Mayıs 2010 - Meclis Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonunda benimsenen Maden Kanunu Tasarısı ile Kaz Dağlarında maden arama izni alan, ancak Zeytin Yasası'na takılan aralarında Koza şirketi, ve Kanada, ABD ve Hollanda şirketlerinin bulunduğu 80 şirketin önü açılıyor.

Haberi okumak için tıklayın.
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&Date=27.5.2010&ArticleID=999142&CategoryID=85

 
Yaşasın çöplerimize yer bulundu. ORMAN! Print E-mail

Son 4-5 yıl içinde yapılan kanun değişiklikleri ile ormanlık alanda yüzlerce maden sahası açılmasına izin verdi. Bir çoğu "ÇED-Çevre Etki Değerlendirme Raporu gerekli değildir" belgesiyle açılan bu maden işletmeleri için Çevre ve Orman Bakanlığı, çevreye zarar vermeyeceği öngörüsünde bulunuyordu.

Canlı yaşamı için en güçlü zehirlerden biri olan siyanürlü altın madenleri dahil yüzlerce maden ocağı, ormanları korumak ve geliştirmekle yükümlü Çevre ve Orman Bakanlığı'nın onayı ile açıldı ve işletildi. Hazırlanan ÇED raporlarını kabul eden yada "ÇED gerekli değildir" belgesi vererek maden sahalarının ormana zarar vermeyeceğini savunan Bakanlık, şimdi terkedilmiş maden sahalarını bozuk orman alanı olduğunu kabul ederek buraları çöplük olarak kullanmanın yollarını arıyor.

Ormanı korumak bir yana yok oluşuna zemin hazırlayan Çevre ve Orman Bakanlığı, Danıştay'ın ''Düzenli depolama tesislerine yer verilemez" değerlendirmesiyle iptal ettiği kanun maddelerine karşı yenilerini hazırlayarak varoluş nedenine ihanet uygulamalarına devam etmektedir.

DOĞADER

Vahşi çöplükler tarih oluyor

21 Mayıs 2010 - Türkiye'de, katı atık bertaraf tesisi sayısının yıl sonuna kadar 42'den 55'e çıkarılarak, atıkları vahşi çöplük yerine modern tesislerde toplanan nüfusun yaklaşık 33 milyondan 45 milyona ulaşması hedefleniyor.

Haberi okumak için tıklayın
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=986598&title=vahsi-coplukler-tarih-oluyor

 
Bakanlığın şirin gözükme çabası Print E-mail

Çevre ve Orman Bakanlığı gezici TIR ile Karadeniz halkına çevre ve orman sevgisi aşılıyacakmış! Olur ama bu kadar da olmaz. Bu güne kadar çevresel yıkımların baş sorumlusu ve onaycısı Çevre ve Orman Bakanlığı değilmiş gibi kendilerindeki o kıt çevre sorumluluğunu halka aşılayacaklarmış.

Karadeniz halkı hemen her hafta HES-Hidro Elektrik Santral inşaatlarıyla başlayan doğa ve orman katliamına karşı miting, panel, söyleşi ve eylemler düzenlerken bu çevresel katliamlara izin veren ÇED raporlarını onaylayan Çevre ve Orman Bakanlığı değil miydi? ÇED Yönetmeliğini 5 kez çevre alayhine değişiklikler yaparak işlevsizleştiren Çevre ve Orman Bakanlığı değil midir?Tüm canlıların ortak malı suyu, dere, göl ve akarsularımızıözel şirketlere satışına onay veren Çevre ve Orman Bakanlığı değil midir?

Çevre ve Orman Bakanlığı özellikle son 7-8 yıldır kendi varoluş nedenlerinin aleyhine çalışmalar yapan bir bakanlık olarak tarihe geçti. Kanun ve yönetmeliklerideki doğa ve çevreyi koruyan maddeler kaldırıldı yada işlevsiz duruma getirildi. Çevre ve Orman Bakanlığı'nın korumakla yükümlü olduğu orman alanları turizm ve madencilik adına talan edildi. Çevre aleyhine tüm bu gelişmlerin destekçisi ve uygulayıcısı olan Çevre ve Orman Bakanlığı'nın hangi yüzle çevre ve orman sevgisini yaygınlaştırmak istediği merak konusu olmaktadır.

DOĞADER

Gezici TIR'la Karadeniz halkına çevre ve orman sevgisi aşılanıyor

21 Mayıs 2010 - Çevre ve Orman Bakanlığı'nın yapmış olduğu faaliyetlerini halka duyurmak için Ankara'dan bölgelere göndermiş olduğu 5 gezici  TIR'dan biri olan bilgilendirme TIR'ı, Karadeniz sahil şeridini dolaşıyor.

Haberi okumak için tıklayın.
http://www.beyazgazete.com/haber/2010/05/21/gezici-tir-la-karadeniz-halkina-cevre-ve-orman-sevgisi-asilaniyor.html

 
Tarihsel Sit alanında tarım! Print E-mail

Avrupa Birliği ve ulus ötesi sermayenin Türkiye'ye biçtiği "tarım ve hayvancılık nüfusunu azalt" görevini başarıyla yerine getiren AKP iktidarını, bazı uygulamalarıyla görenleri şaşırtıyor.

  • Tarıma olan desteği azaltan,
  • Tarım kooperatifleri ile mücadeleye girişen ve bunları kendi yandaşlarınca yönetilmesi için uğraşan,
  • Cargill örneğinde olduğu gibi tarım alanları üzerinde her çeşit yağmaya göz yuman, kanunları gözardı edip mahkeme kararlarını uygulamayan,
  • Tarım alanlarını yağmalayanları affetmek için kanun çıkaran,
  • Göz alabildiğine geniş tarım alanlarının göbeğine, "atık yakma tesisi", "termik santral", "çimento fabrikası" gibi pek çok kirletici sanayi ve "siyanürlü altın", "taş ve maden ocakları" kirletici ve yok edici uygulamalara izin veren ve destekleyen,
  • Ülkemizin hiçbir şekilde ihtiyacı olmadığı genetiği değiştirilmiş GDO'lu tohumların kullanımı için kanunsal düzenlemeler yapan
AKP iktidarı şimdi de Manisa'da 1. derece sit alanını tarıma kazandırma derdine düştü. 

Medeniyetlerin beşiği Anadolu bünyesinde henüz araştırılmamış yüzlerce tarihsel alanı barındırıyor. Manisa'nın Salihli ilçesinde, içinde 90 tümülüs bulunan 150 bin dönümlük alan da bunlardan biri. Şu anda 1. derece Sit alanı olarak korunan bu bölge, 3. derece Sit alanına düşürülerek tarıma açılması planlanıyor.

Tümülüsler ve altında tarihi kalıntı olan yerlerin 1. derece Sit alanı olarak kalacağı belirtiliyor. Oysa bu durum öncelikle yıllar süren bilimsel kazı çalışmalarını gerektiriyor. Anıtlar Yüksek Kurulu böyle bir çalışma yapmadan toprak altında tarihsel kalıntı olup olmadığını nasıl belirleyeceği ise merak konusu.  Ayrıca tarımsal alanlarda kullanılan su kuyuları, havuzlardaki sızmalar tarihi kalıntılara geri dönüşsüz zararlar vereceği de bir gerçek.

İktidarın tarımı çöküşe götüren uygulamaları geleceğimizi tehdit ederken 1. derece tarihsel sit alanı 3. dereceye düşürerek tarıma açması, tarihsel değerlerin kaybı dışında ulusal bir getirisi olmayacak.

DOĞADER

Sit alanı tarım arazisi olacak

16 Mayıs 2010 - SİT alanı ilan edilen bölgenin tarıma kazandırılması için başlatılan çalışmalarda son aşamaya gelindi.

Haberi okumak için tıklayın.
http://www.internethaber.com/manisa/salihli/sit-alani-tarim-arazisi-olacak-252520h.htm

 
Basina ve Kamuoyuna: GDO Konusunda Bilgi Kirliliğini Kim Yaratıyor? Print E-mail

Sanki ülkemizin GDO'lu (genetiği değiştirilmiş) gıdalara gereksinimi varmış gibi genetik yapısı değiştirilmiş besinleri yaygınlaştırmak için elinden gelen her şeyi yapan AKP Hükümeti ve Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, savunularını broşüre ile sürdürüyor. 

GDO'lu tarımın, ulus ötesi tarım tekelleri ile onların yerli işbirlikçilerinin çıkarları dışında başka kimsenin yararına olmayacağı ortadadır. GDO'yu yasallaştıran yönetmeliğin Danıştay tarafından yürütmesini durdurulması kararını eleştiren Bakanlık, kimlerin çıkarlarına hizmet ettiğini bir kez daha ortaya koymaktadır.

DOĞADER'in de üyesi olduğu ve yönetiminde yer aldığı "GDO'ya Hayır Platformu" Bakanlığın dilekçeli savunusuna kaşılık yanıtı bir basın açıklamasıyla duyurdu. Yazımızın altında bu basın açıklaması yer almaktadır.

DOĞADER

GDO KONUSUNDA BİLGİ KİRLİLİĞİNİ KİM YARATIYOR?

BASIN DUYURUSU- 17 Aralık 2009

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından hazırlanmış olan “Sorularla GDO Gerçeği” isimli broşürün yaklaşık 5 milyon kişiye internet yoluyla gönderilmesine devam ediliyor. Broşürün amacı kamuoyunda oluşan bilgi kirliliğinin giderilmesi! Ancak, broşür incelendiğinde bilgi kirliliğinin artarak devam ettiği görülmektedir.

Broşürde Bakanın hitap bölümünde, 26 Ekim 2009 tarihli GDO Yönetmeliğinin yürütmesini Danıştay’ın 3 Aralık 2009 tarihinde durdurması konusu da bilgi kirliliğinden etkilenmiş olabileceği ile ilişkilendirilmektedir. Son derece yersiz bu saptama ile kamuoyunun kafası bir kez daha karıştırılmaya çalışılmaktadır!

Yönetmeliğin yayımlandığı ilk günden itibaren GDO’ya Hayır Platformu öncelikle Biyogüvenlik Yasası’nın çıkması gerektiğini, yönetmeliğin “dayanak” kısmında yer alan hiçbir yasanın dayanak oluşturmayacağını, bu kısımda yer alan iki yasanın GDO tarımı daha yeryüzünde başlamadan önce çıkmış olduğunu, dayanakta yer alan yasaların GDO’lar konusunda herhangi bir düzenlemeyi içermediklerini belirtmiştir. Danıştay son derece haklı olarak yasa ile düzenlenmesi gereken bir alanın yönetmelikle düzenlenmeye çalışılmasının Anayasa’ya aykırılık içerdiğini belirtmiştir.

Bakanlık, bu durum karşısındaki savunmasını broşürde, Biyogüvenlik Yasası çıkarılıncaya kadar oluşacak boşluğu yönetmelik ile doldurmak şeklinde açıklamaktadır. Platformumuzun bileşeni TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası 1998’den beri, GDO’ya Hayır Platformu kurulduğu 2004’ten beri ülkemize GDO’ların girdiğini, bunun önlenebilmesi için gerekli yasal düzenlemelerin yapılması gerektiğini AKP hükümetinden istemektedir. 2010 yılına gireceğimiz bu güne kadar herhangi bir adım atmadan konunun alelacele bir yönetmelikle ve son derece eksik bir şekilde düzenlenmeye çalışılmasını hiçbir şekilde doğru ve inandırıcı bulmuyoruz.

Broşürde GDO’lar, “Klasik melezleme yöntemleri ile gen değişimi mümkün olmayan türler arasında, biyolojik metotlarla gen transferi yapılan organizmalara denir.” şeklinde tanımlanmaktadır. Bu tanımlama AB’nin 2001/18 EC Direktif’inde “İnsan hariç olmak üzere, genetik materyali doğal yolla gerçekleşemeyecek şekilde değiştirilmiş organizmadır.” şeklinde tanımlanmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta GDO’lardaki gen değişimini doğanın yapmadığı, ancak laboratuarlarda ileri teknolojiler kullanılarak gerçekleşebildiğidir. Melezlemeyi doğa da yapabilmekte aynı türler birbirini dölleyebilmektedir. İleri teknolojiler kullanılarak yapılan aktarımlarda ise bir toprak bakterisinin geni tohuma aktarılarak bitki yabancı ot ilaçlarına dayanıklılık kazanmakta ya da topraktaki bir bakterinin zehir üreten geni tohuma aktarılarak bitki tüm dokularında bu zehiri üreterek haşerelere karşı direnç göstermektedir. Doğa hiçbir zaman o bakterinin genini o bitkiye aktarmamaktadır.

Bilgi kirliliğini önlemek amacıyla hazırlanmış broşürde İspanya, Çek Cumhuriyeti, Romanya, Portekiz, Polonya, Almanya ve Slovakya’da GDO’lu mısır yetiştirildiği bilgisi yer almaktadır. Bu ülkelerden Almanya Nisan 2009 itibarıyla GDO’lu mısır üretimini yasaklamış olup listeden çıkarılmalıdır. Ayrıca belirtmek gerekirse, tüm Avrupa’da (sadece birkaç AB ülkesinde GDO’lu tohumla üretim yapılmaktadır) 2005 yılında 165 bin hektar olan GDO ekim alanı 2008 yılında 107 bin hektara gerilemiştir. Avrupa halkının %71’i GDO’lu gıdalar tüketmek istememektedir.

Danıştay’ın durdurduğu yönetmelikle ilgili olarak AB mevzuatı ile uyumlu olduğu belirtilmektedir. Bu kapsamda gıdanın içindeki GDO oranının binde 1 bile olsa halkın ne yediğini bilme hakkı çerçevesinde bu oranın belirtileceği ön plana çıkarılmaktadır. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından ilk çıkarılan 26 Ekim 2009 tarihli yönetmelikte böyle bir uygulamaya yer verilmezken, binde dokuzun altı etiketlenmeye bile gerek görülmezken, olmayan şeyi yazmanın bilgi kirliliğine yol açacağı belirtilirken, GDO’ya Hayır Platformu’nun vatandaşın bilme hakkı olduğu, AB’de değil binde 9 milyarda 9 oranında GDO bulunsa bile gıdanın GDO’lu olarak etiketlendiği, GDO içermeyen ürünlerin ise GDO’suz diye etiketlendiği (ilk yönetmelikte GDO’suz yazmak yasaktı) konularında yaptığı kamuoyu bilgilendirmelerinin 20 Kasım 2009 tarihli yönetmelik değişikliğine yansıdığı görülmektedir. Platformumuzun başarısının Bakanlığın övünç kaynağını oluşturduğunu görmek bizleri de sevindirmektedir.

Bakanlığın sürekli GDO mevzuatımızın AB mevzuatı ile uyumlu olduğundan bahisle binde 9 eşik değer üzerinden örnek vermesi konusunda da bazı yanılgılar bulunmaktadır. Gerek gıda gerekse yemde GDO’suz üretim yapan üreticinin ürününe kazara bir GDO bulaşması söz konusu ise ya da teknik bir nedenle bulaşma olmuş ise üreticiyi korumak amacıyla binde 9 eşik değer uygulaması yapılmaktadır. AB ülkelerinde içinde GDO kullanılan gıdalar oranına bakılmaksızın doğrudan “GDO’ludur” şeklinde etiketlenmektedir. Bu yönüyle yönetmelikteki binde 9 uygulama mantığı ve halka anlatılış şekli AB ile uyum sağlamamaktadır. Uyarılarımızın sadece bir kısmı 20 Kasım 2009 tarihli yönetmelik değişikliğinde yer almıştır.

Bakanlık broşüründe GDO’ların yemler vasıtasıyla hayvanların etine, sütüne ve yumurtasına geçmediği, Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi’nin (EFSA) bilimsel araştırma sonuçlarının da bu doğrultuda çıktığı için bu tür hayvansal ürünlere GDO etiketi konmadığı belirtilmektedir. EFSA’nın güvenilirliği ve doğruluğu bizzat AB ülkelerinin birçoğunda tartışılırken, bu kurumun görüşlerinin ve yeterince araştırma yapılmamış olan bu yaşamsal konunun doğru kabul edilip bu broşüre eklenmesini Bakanlığın büyük bir sorumluluk altına girmesi şeklinde yorumluyoruz.

Broşürde Bakanlığın bir diğer övünç kaynağı olarak antibiyotik direnç genli GDO’ların da yasaklandığının gösterilmesi de GDO’ya Hayır Platformumuzun 5 yıldır bu konudaki ısrarından kaynaklanmaktadır.

GDO’ya Hayır Platformu geçmişte olduğu gibi gelecekte de GDO konusunda halkımızın, çiftçimizin ve doğanın korunmasından yana mücadelesini bilgiye dayalı bir şekilde devam ettirecektir.

Kamuoyuna saygıyla sunarız.

GDO’YA HAYIR PLATFORMU

 

 
«StartPrev12345678910NextEnd»

Page 8 of 20