Banner
Basın Açıklamaları
Suyuna, Toprağına, Ormanına, Emeğine, Sahip Çıkıyoruz Print E-mail

DOĞADER'in de üyesi olduğu Suyun Ticarileşmesine Ha yır Platformu, 15-16-17 Ekim 2010 tarihleri arasında İstanbul Boğaziçi Üniversitesi'nde gerçekleştirilen panel, forum, çalıştay ve gösterilerle, haramilere karşı mücadele azmini yeniledi.

Düzenlenen panellerde DOĞADER Genel Sekreteri Caner Gökbayrak "Şişelenmiş Sular" konulu bir sunum yaptı. DOĞADER Mustafakemalpaşa Temsilcisi Seyit Ali Geçici, kirletici sanayi ve mermer ocaklarına karşı mücadeleleri konusunda sunum yaparken, DOĞADER'in de üyesi olduğu Bursa Su Platformundan Ahmet Keskin, Bursa'da su ve HES mücadeleleri sunumlarını gerçekleştirdiler.

DOĞADER

Suyuna, Toprağına, Ormanına, Emeğine, Sahip Çıkanlar Buluşuyor Forum Sonuç Deklarasyonu

BASINA VE HALKIMIZA

Bizler; Suyuna, toprağına, ormanına, emeğine, yaşama sahip çıkanlar, yaşamı savunanlar 15-16-17 Ekim 2010’da İstanbul’da buluştuk

Yaşamın kaynağı olan suyu, alınıp satılabilen piyasa malı haline getirenlere; sulama kanallarına, evlerimize, okullarımıza, hastanelerimize kontörlü sayaç takmaya kalkışanlara; akarsularımızı satışa çıkaranlara, su kaynaklarımıza el koyanlara; sularımızı, su havzalarımızı kirletenlere, halkın sağlık hakkını yok sayanlara karşı mücadelede su hakkına, yaşam hakkına sahip çıkmak için bir araya geldik.

Yaşam alanlarımızın kar hırsı için sermayenin kullanımına sokulmasına, doğal varlıklarımızın metalaştırılmasına yani piyasa üzerinden alınır satılır mal haline dönüştürülmesine karşıyız.

    Bizler;
  • Türkiye’nin enerji ihtiyacı bahaneleriyle Hidroelektirik santral projelerini yaşama geçirmek için AKP iktidarının 2003 yılında uygulamaya geçirdiği "su kullanım hakkı anlaşmaları" yoluyla akarsularımızın sermayeye satılmasına ve akarsularımızın ticarileştirilmesine KARŞIYIZ;
  • Su şirketlerinin başta Uludağ’daki köylere ait sular olmak üzere Anadolu’daki gözelerden (kaynaklardan) akan suları şişelemesine, satmasına, yer altı sularının ticarileştirilme amacıyla kullanılmasına, suyun ticarileştirilmesiyle insanca ve sağlıklı bir yaşam sürme hakkımızın elimizden alınmasına KARŞIYIZ;
  • Kapitalizmin karı temel alan üretim biçimi doğayı, yaşamı tahrip ediyor. "İyileştirme" talep etmiyoruz. Biliyoruz ki sorun bu üretim biçiminin kendisidir. Ancak kapitalizme karşı mücadele ederken onun doğada yarattığı tüm tahribat
Read more...
 
GDO'ya Hayır Platformu, 8. Eşgüdüm Konferansına Hazırlık Toplantısı Sonuç Raporu Print E-mail

DOĞADER'in de üyesi olduğu ve etkin çalışmalarına katıldığı GDO'ya Hayır Platformu, 8. Eşgüdüm Konferansına Hazırlık Toplantısı, Bursa Misi Köyü'nde gerçekleştirildi. 25-26 Eylül 2010 tarihleri arasında yapılan toplantının sonuç raporu aşağıda izlenime sunulmuştur.

DOĞADER 

 

İKLİM ADALETİ VE GIDA EGEMENLİĞİ İÇİN GDO’YA HAYIR,

GIDA VE TOHUM TEKELLERİNİ BOYKOT

 

Platformun ilk adımları, 2004 yılında birkaç kişinin “GDO” sorununun Türkiye içinde önemli bir politik mesele olacağına dair duydukları kaygı içinde bir araya gelmesiyle atıldı. Aynı yıl İstanbul’da yaptığımız toplantıda GDO sorunu katılımcılarla paylaşıldı, bu soruna karşı politika geliştirme gerekliliği vurgulandı. Toplantı katılımcılarıyla GDO’ya Hayır ismiyle bir platform kuruldu. Platform “Yaşam Patentlenemez” ismiyle bir deklarasyon yayımladı. Bu deklarasyon Platformun bileşeni olan örgütlerin imzasını aldı. Son eşgüdüm toplantısında güncellenen listesi ile 77 bileşenli bir platformdan bahsediyoruz bugün. 6 yıllık uzun bir mücadele sürecinde Platform önüne koyduğu iki temel hedefi gerçekleştirdi. Bunlardan birincisi Türkiye’de Biyogüvenlik Yasası’nın çıkması ve Türkiye’de GDO’ların üretimini bu Yasa ile yasaklattıracak bir kamuoyu yaratılması. Ancak biliyorsunuz ki bizim meselemiz, GDO temelinde yaşamın kapitalize edilmesi ile ilgilidir. Bu bir sistem sorunudur. Bu nedenle de tarif ettiğimiz bu geniş eksen dâhilinde bugün de mücadelemiz devam ediyor.

 

25-26 Eylül 2010 tarihinde bir araya gelen biz GDO’ya Hayır Platformu bileşeni örgütler, GDO karşıtı mücadelede yeni bir dönemin başladığı bilinciyle, buna uygun politik ve örgütsel yapılanmaya ilişkin adımlar atma kararlılığı içinde, mücadelemizi yükseltme irademizi pekiştirdik.

 

Gıda Egemenliği

 

Önemli olan bu süreçte, tüm dünya gündemini odak alarak önümüzdeki dönemde yoğun olarak tartışıldığı üzere iklim adaleti ve gıda egemenliği eksenlerinde siyaset geliştirmeliyiz. Çünkü GDO artık bir iklim adalet meselesi haline geldi. Türkiye’de GDO’ların üretilmemesi önemli ama ekolojik geleceğimiz açısından küçük bir adımdır. Oysaki tüm dünyada yoğun bir biçimde GDO’lara dayalı üretim yapılıyor. Bu üretim sistemi giderek daha fazla karbon üretimine yol açıyor ve doğayı ve toplumu daha fazla sömürüyor. Ekolojik krizin derinleşmesine yol açıyor. Biz bu durumun yarattığı tahribatın

 

Read more...
 
Kamuoyuna ve basına; Anayasa Değişikliği Print E-mail
Kamuoyuna ve basına;
7 Eylül 2010

Anayasa halkoylamasına sayılı günler kaldı. Türkiye Anayasa değişikliğini konuşuyor. Tartışmalar anayasa değişikliğinden çok siyasi ve ekonomi temelinde yürütülüyor. Sandığa gidecekler ise Anayasa değişikliğinin ne getirip ne götüreceğini tam olarak anlamış değil.

Anti-demokratik koşullarda hazırlanan 1982 Anayasası değiştirilmesi gerektiği açıktır. Ancak bir anayasa yapılacaksa, sivil ve siyasi kurumların katılımıyla ulusal uzlaşı ortamı içinde hazırlanması gerekmektedir.

Anayasa değişikliği Türkiye'ye daha çok demokrasi getireceğini öne süren AKP Hükümeti, daha işin başında değişiklik metnini tek başına hazırlayarak anti-demokratik bir uygulama başlatmıştır. AKP, hiçbir sivil ve siyasi kuruma danışma/ortaklaşma gereği duymadan hazırladığı Anayasa değişiklik paketi, tepeden inme bir modelle halka dayatılmış durumdadır. Bu haliyle bile, Anayasa değişikliği ulusal uzlaşıyı sağlamadığı gerekçesiyle HAYIR demek için yeterli nedeni barındırmaktadır.

AKP'nin gündeme getirdiği Anayasa değişikliği paketi ile ilgili tartışmalar, HSYK ve Anayasa Mahkemesi'nin yapısını değiştiren iki maddeye odaklandı. Oysa 125. maddeye getirilen "Yerindelik ilkesi" kavramı bir o kadar önemlidir. "Yerindelik ilkesi" devletin temel erklerinden olan yargının bağımsızlığı için olmazsa olmaz ilkelerinden biridir. Mahkemeler bu ilkeden aldığı güçle hükümetin yasalara ve Anayasa'ya uygun olmayan uygulamalarını durdurma ve iptal etme yetkisini kullanırlar. DOĞADER olarak kazandığımız davalar, bu yerindelik ilkesi nedeniyle çevre zararı oluşmadan durdurulabilmiştir.

AKP Hükümeti, yasaları ihlal eden uygulamalarına bir engel olarak gördüğü Anayasanın 125. maddesine "Yerindelik ilkesi" kavramı getirerek işlevsiz hale getirmek istemektedir. Anayasa değişiklik taslağında 125. maddeye "Yargı yetkisi, idarî eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz." metni eklenmiştir.

Anayasa değişikliği bu haliyle kabul edilirse, hükümet icraatlarına yönelik hiç bir dava açılamayacaktır. Siyasi iktidarın, insanı, toplumu ve doğayı hiçe sayan yasalara aykırı uygulamalarına artık mahkemeler de DUR diyemeyecektir. Anayasa değişikliği ile getirilmek istenen, bütün budur. Bütün aykırılıkları budamak, iktidara dikensiz gül bahçesi yaratmaktır.

Oysa demokrasi dediğimiz şey çok sesliliktir. Herkesin görüşünü özgürce savunabilmesi için yasalar önünde eşitlik birincil koşuldur. Biz yalnızca 125. maddeyi incelediğimizde bile  yargıdaki eşitliğin bozulduğunu görüyoruz.

Yukarda saydığımız gerekçeler nedeniyle biz DOĞADER olarak AKP'nin sultalığında yürütülen bu Anayasa değişikliğine HAYIR diyoruz. Toplumumuzu bu konuda uyanık olmasına, demokrasinin temel değerlerine sahip çıkmaya davet ediyoruz.

DOĞADER
Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği
 
GDO'lar ulus ötesi gıda tekellerinin çıkarlarına hizmet eder Print E-mail

DOĞADER'in de etkin üyesi olduğu GDO'ya HAYIR PLATFORMU, ülke olarak ihtiyacımızın olmadığı genetiği değiştirilmiş ürünlerin ülkemize girişini ve gıda ürünü olarak kullanılmasını yasallaştıran son gelişmeler üzerine bir basın açıklaması yayınladı.

DOĞADER

 

GDO’LU 32 ÜRÜNE İNCELEME YAPILMADAN İZİN VERİLDİ!

HALKIMIZIN SAĞLIĞI LOBİLERE TESLİM!

15 Ağustos 2010

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, yap-boz alanına çevirdiği genetiği değiştirilmiş ürünler konusunda 13 Ağustos 2010 tarihinde iki yeni yönetmelik çıkarmıştır. Biyogüvenlik Yasası uyarınca hazırlanan yönetmeliklerden ilki Biyogüvenlik Kurulu ve komitelerin çalışma usul ve esaslarını belirlemekte, diğeri ise GDO konusunda eski yönetmeliği yürürlükten kaldırarak yeni çerçeve çizmektedir. Her iki Yönetmeliğin de yürürlüğe giriş tarihi, 18 Mart 2010 tarihinde TBMM’de kabul edilen 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanunu’nda olduğu gibi, 26 Eylül 2010’dur.

Biyogüvenlik Yasası’nın 16. maddesine göre söz konusu yönetmeliklerin, Kanunun yayınlandığı 26.3.2010 tarihinden itibaren en geç üç ay içerisinde çıkarılması gerekiyordu. Bakanlık bu yönetmelikleri 2 ay geciktirdiği gibi, ortaya çıkan yasal boşlukta adı Bilimsel (!) olan ama bilime uygun kararlar vermekten çok uzak olan Komite aracılığıyla da, 32 çeşit GDO’nun ülkemize girmesine izin vermiştir.

Bakanlık tarafından Ekim 2009’da çıkarılan ve 6 ay içinde 3 kez değiştirilen GDO Yönetmeliğine göre kurulan “Bilimsel Komite” bugüne kadar,

Read more...
 
Kurul kararı: Allianoi'yi GÖMÜN! Print E-mail
Dünyada sıcak suyu akan tek antik kaplıca Allianoi

Gömün! 

Kültür Bakanlığı'na bağlı, İzmir 2 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, antik su, sağlık ve spa beldesi, halen sıcak suyu akan dünyadaki tek antik kaplıca olan Allianoi'yi Yortanlı Baraj sularına gömülmesini onayladı. 

Bir süredir WEB sayfamız aracılığıyla, kendi varlık nedenine ihanet eden devlet kurumların dikkatinize sunuyoruzÇevre ve Orman BakanlığıTarım ve Köyişleri Bakanlığı ve bunlara bağlı bazı kurulların kendi amaç ve varlık nedeninin ihanet eden çalışmalar içinde oldukları daha önce örnekleriyle aktarmıştık

Kendi varlık nedenine ihanet eden kuruluşlar arasında, Kültür Bakanlığı'na bağlı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'ları da önemli bir yer tutmaktadır. Bunun son örneği İzmir 2 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu kararıyla ortaya çıktı. Kültür varlıklarını korumakla yükümlü bir devlet kurumu, insanlık tarihi için çok önemli bir kültür hazinesi olan dünyanın tek antik kaplıcası Allianoi'yi sular altında bırakacak karara imza attı. 

Bağımsız bir erk olması gereken hukukun siyasallaştırılmaya çalışıldığı bir ortamda, bilimin siyasallaşmadığından  söz edilmesi olanaksızdır. Allianoi için oluşturulan sözde bilimsel kurul, "üzeri kumla kapatılarak gömülmesinin tarihsel kalıntılara zarar vermeyeceği" yönündeki raporunda bilimin siyasallaşmasının izlerine rastlamak olasıdır. Sözde bilimsel kurulun bu ısmarlama hazırlandığı izlenimi veren raporunu dikkate alan İzmir 2 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, Allianoi'nin gömülmesine onay verdi.

Allianoi, daha önce "siltli kil" ile gömülerek sular altında bırakılması yönünde karar alınmıştı. Bu karar, Danıştay'da açılan dava sonucu 2009'da iptal edilmişti. Allianoi Girişim Gurubu bünyesindeki avukatlar (Av. Hilal Küney, Av. Arif Ali Cangı) çabalarıyla alınan bu mahkeme kararı, bir sözcük değişikliği ile geçersiz duruma getirildi. Sözde bilimsel kurul, son raporunda kil yerine kum ile gömülmesi yönünde görüş bildirdi. Oysa herkes tarafından bilinir ki, kil, kuma göre su geçirmesi daha zor bir tabaka oluşturur. Kurul kararına göre kumla kapatılacak Allianoi su altında kaldıktan sonra tüm kalıntılar çamurlaşarak geri dönüşsüz olarak yok olacağı açıktır.

Danıştay, kuma göre daha dayanıklı bir koruma sağlayan kil ile kapatmanın bile yeterli koruma sağlamayacağına hükmetmişken, ısmarlama yöntemle sözde bilimsel kurul tarafından hazırlanan raporda kumla kapatmanın zarar vermeyeceği yönde gerçekle örtüşmeyen rapor hazırlanmıştır. Sözde bilimsel kurul tarafından hazırlanan bu raporun ne kadar bilimsellikten uzak olduğu ortadadır.

Kurulun daha önce Allianoi'yi kil ile gömme kararını Danıştay tarafından iptal etmesine rağmen küçük bir değişiklikle kum ile gömme kararı alması, hukuka ve hukuk devletine yapılan büyük bir saldırıdır. Son günlerde büyük tartışmalara neden olan "hukukun siyasallaşması" konusunun temelinde, iktidarın amaçları dışındaki davalara müdahele etme arzusu yatmaktadır. AKP Hükümeti'nin ve onun yönetimindeki devlet kurumlarının, yürütme erkini kullanırken hukukun üstünlüğünü hiçe sayan, mahkeme kararlarını uygulamayan ve Allianoi'de olduğu gibi küçük bir değişiklikle aylarca süren mahkeme kararlarını işlevsizleştiren uygulamalar, demokratik değil, diktatörlükle yönetilen devletlerin işidir. AKP Hükümetinin, hak, hukuk tanımayan bu uygulamalarını kınıyoruz.

DOĞADER, Allianoi ve Hasankeyf gibi değerli tarih ve kültür varlıklarımızı baraj suları altında kalmaması için hukuksal ve eylemsel girişimlerini sürdürecektir.  İzmir 2 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, Allianoi'yi gömme konusundaki kararı ile görevini kötüye kullanmıştır.  Bu konuda Allianoi Girişim Gurubu ile ortak hareket ederek suç duyurusunda bulunacağız. Alınan son karara karşı açılacak davada, davacı olarak yer alacağımızı duyururuz. 

DOĞADER
Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği

Allianoi için son karar: Gömün

26 Ağustos 2010 - İzmir'in Bergama İlçesi'nde evrensel kültür mirası niteliğindeki Allianoi Antik Kenti'nin akibeti belli oldu. Kent, 'kumla' doldurulduktan sonra baraj sularının altında kalacak.,

Haberi okumak için tıklayın.
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=1015722&Date=26.08.2010&CategoryID=85

Allianoi hakkında daha geniş bilgi için tıklayın.
http://www.allianoi.org/

http://www.allianoi.org/tu/son-haberler/allianoiye-sadakat.html

 
GÜMÇED Çevreye Zarar Veriyor Print E-mail

28 Temmuz 2010

Halkımıza ve Basına;

 “GÜMÇED davadan feragat etti, Akros’un önü açıldı” 23 Temmuz 2010 günü, Bursa yerel gazetelerinde çıkan bu haber bazılarını şaşırtsa da, Bursa’daki yaşam savunucusu kişi ve kurumları pek şaşırtmadı.

Bizler GÜMÇED ‘i (Güney Marmara Doğal ve Kültürel Çevreyi Koruma Derneği) iyi biliyoruz. GÜMÇED ’in Bursa Yeşilşehir (Yasemin park) konutları davasından çekilerek davanın düşmesine neden olduğunu biliyoruz. 2006’da Uluabat Gölü kıyısına yasadışı çeltik ekimine karşı giriştiğimiz mücadelemiz sırasında yaşadıklarımızdan biliyoruz. GÜMÇED ’i 2008’de Yenişehir’in Burcun köyündeki ÇED toplantısından tanıyoruz. 2009’da Mustafakemalpaşa’nın Çördük köyündeki atık yakma tesisi mücadelesinde bir kez bile yer almadığı halde basına tüm mücadeleyi GÜMÇED ’in  yürüttüğü şeklinde verdikleri tümüyle yalan ve yanlış olan açıklamalardan tanıyoruz.

Tarih 16 Aralık 2008. Yenişehir’in göz alabildiğince tarım arazisi ile kaplı Burcun Köyü yakınlarına kurulduktan sonra tüm Yenişehir ovasını kirlilikle tehdit eder duruma getirecek olan Akros Çimento Fabrikası için yapılacak ÇED-Çevre Etki Değerlendirme toplantısına Bursa’da çevresel alanda mücadele içinde bulunan bizler de katılmıştık.  Köye girerken bizleri alışık olmadığımız pankartlar karşıladı. Bunlar kurulması planlanan çimento fabrikasına sahip çıkan pankartlardı. Yadırgadığımız bu durum ÇED toplantısı boyunca sürdü. Biz Anadolu köylüsünün toprağını ata yurdu sayıp ve koruduğunu biliyoruz. Ancak buradaki köylüler ateşli bir biçimde çimento fabrikasını savunuyorlardı. Bizler toplantı sırasında ısrarla ve üstüne basa basa çimento fabrikasının getireceği zararları en anlaşılır biçimde ortaya koysak ta o toplantıda Burcun köylüsü bizi dinlemedi. El kol hareketleriyle bağırarak bizi engellemeye çalıştılar.  Olay, yaka paça kargaşa boyutuna gelmeye ramak kalmıştı ki, toplantı sona erdi. Toplantıdan sonra GÜMÇED yetkilileri ortalıktan kayboldular.

Köylülerle yaşadığımız gerginlik, ÇED toplantısı sonrasında yumuşadı. Köylülerin bize aktardıkları ile konu aydınlığa kavuştu. Birkaç ay öncesi GÜMÇED yetkilileri çimento fabrikasının aleyhine yörede çalışma yürütmüşler. Köylülerin bize söylendiği şekliyle anlatırsak, köylüler, GÜMÇED’ in bölgede kendine rakip çıkmasını istemeyen Bursa’da kurulu bulunan bir çimento fabrikasından (bu günlerde yerel basında yer aldığı gibi o zamanki parayla) 5 milyar TL para aldığını ve hatta bu çimento fabrikasının arabalarıyla köye gelip gittiklerini öğrenmiş. Bu durum ortaya çıktıktan sonra fabrika yapılmasına karşı olan köylüler de aldatıldıklarını hissedip karşı yöne geçerek fabrikanın yapılması yönünde

Read more...
 
Dünya Çevre Günü Bildirisi 5 Haziran 2010 Print E-mail

DOĞADER - 5 HAZİRAN ÇEVRE GÜNÜ BİLDİRİSİ

 

Basına ve Kamuoyuna,

5 Haziran 2010

Üzerine bastığımız toprak, büyük bir değişim içinde.
300 yıl önce kapitalizmin doğuşuyla başlayan,
Bugün bizi de içine alan bir yok oluşa sürükleyen bir değişim bu.

Kendimizi kentlere hapsettik
Göremiyoruz bu olumsuz yönelişi
Oysa, kentlerin dışında yaşanıyor asıl değişim
Doymak bilmez bir hızda büyüyor kentlerimiz
Tarım alanlarımız betonlaşıyor
Doğal alanlarımız işgal ediliyor
Yiyeceklerimizi yetiştirdiğimiz toprağın üzerine kuruluyor fabrikalar.
Fabrikalar kirletiyor, toprağı, havayı, suyu

Herşey hızda kirleniyor
Her kirletici etmen, başka bir canlı türünü yok ediyor dünyamızdan
Aldırış etmeden kirletiyor, kirlettiğimiz havayı soluyoruz
Açık lağıma dönüştürdüler ırmaklarımızı
Bu lağımlarla sulanıyor tarlalarımız
Kimyasal atıklarla kirlenmiş besinler var artık soframızda

Gıdalarımızın pis sularla kirlenmesine izin verenler,
GDO denen ucube tohumlara
layık gördü bu ülke insanlarını.
Biyogüvenlik Kanunu ile yasallaştırdılar GDO’ları
Tohumculuk Yasası ile gıda egemenliğimizi yok ettiler.
Cargill’i kurtarmak için yasa çıkaranlar,
Maden Yasası ile ülkemizin doğasına sapladı kara hançeri.
Turizm Yasası ile talan edildi ormanlar,
Golf sahası yapmak için canını verdi binlerce ağaç,
Nükleer Yasa, birilerine verilen sözler tutmak istercesine, geçirildi meclisten

Oysa bu yasalar, değiştirilen bu kanunlar bizim değil
Bu kanunlar halk için değil
Doymak bilmez sermayenin
Var olmak için herşeyi yok etmeye hazır kapitalizmin
Azgınlaşmış piyasaların kanunlarıdır, bu kanunlar
Ulusal ve ulus ötesi sermayenin talebi ile çıkartıldılar.

Daralan pazarda kendine çıkış yolu arayan sermaye
Aç kurtlar gibi saldırırken en kadim değerlere
Canlı yaşamının ortak paydası suya sahip olmak istiyordu.
Su baronlarının örgütü, Dünya Su Konseyi’ni 2009’da İstanbul’da toplayanlar
Derelerimiz, göllerimizi sattılar, geçen bir yıl içinde
Artık HES-Hidro Elektrik Santraller,
Elektrik üretmekten çok,
Baraj gölündeki suya sahip olmak amacıyla yapılıyor HES’ler.

Enerji kirli bu ülkede,
Elektriğin çoğunluğu Termik Santrallerde üretiliyor
Kirli enerjiyle üretilen her şey kirli,
Kuracakları Nükleer santraller de temiz enerji değil ,ölüm getirecek bu ülkeye
Şatafatlı mekanlarda satışa sunulan her ürün kirli
Satın aldığımız çoğu şey kirli
Aşırı tüketimi engellemeliyiz artık
Ne kadar ucuz olursa olsun, kirletici sorumluluğu da satın alıyoruz satın alırken
O çok korktuğumuz küresel ısınmanın nedeni oluyoruz

Dünyadaki 6,5 milyar insan, ABD’deki sıradan bir vatandaş gibi yaşasa
Dünya gibi 5 gezegen daha gerekirdi

İşte tüm sorun burada.
Bu kadar kıt kaynaklarla, bu kadar aşırı tüketimin dengesizliği tüm sorun.
Dünya bu dengesizliğin sinyallerini veriyor.
Dünyamız artık hasta
Ne büyük bir çelişkidir ki, bu sistem bizim daha çok tüketmemizi istiyor.
Var oluşu ancak bizim daha çok tüketmemize bağlı bir sistem bu
Alternatif sistemler yaratacak olan da yine insanın kendisi…

Biz DOĞADER olarak işte bu alternatif dünyanın düşünü kuruyoruz
Bizler Sürdürülebilir Kalkınmayı değil,
Sürdürülebilir Yaşamı savunuyoruz.
Egemen politikaların, yaşam alanları üzerindeki baskı ve zorbalığını ortadan kaldırıp,
Doğayla uyumlu eşit ve paylaşımcı bir gelecek için mücadele etmeye devam edeceğiz.

DOĞADER
Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği

 
Doğa Koruma Değil Sanki KORUMAMA GENEL MÜDÜRÜ, Yaşar Dostbil Print E-mail

İş yaşantınızda hangi görevi alırsanız, o görevi eksiksiz yerine getirmeye çalışırsınız. Sorumluğunuz altındaki işleri görev tanımınıza uygun biçimde yaparsınız. Bir bekçi devriye görevini yerine getirmek zorundadır. Yemek yapmayan bir aşçı olamaz. Bir doktor, hastalarını iyileştirmek için uğraşır.

Gelin görün ki, iş devlet makamlarına gelince biraz değişir. Makamı niteleyen kavramlarla yapılan iş farklılaşır, çatışır ve hatta varlık nedenine aykırı duruma gelebilir. Türkiye'de özellikle iki bakanlık vardır ki bunlar, kendi varlık nedenlerine ihanet eden çalışmalar içindedir. Avrupa Birliği'nin "Tarım nüfusunu azaltın" direktiflerini uygulayarak, gıdası kendine yetmeyen ülkeler sınıfına düşüren, ulus ötesi sermaye ve onun yerli işbirlikçileriyle birlikte bu ülkenin ihtiyacı olmayan GDO'ları yasalaştırarak çiftçimizi, gıdamızı ve geleceğimizi ulus ötesi tarım tekellerinin kucağına iten Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'ndan başkası değildir. Aynı biçimde ulus ötesi sermayenin istekleri doğrultusunda (son 7-8 yıl içinde) yasalardaki çevre koruma niteliklerini tırpanlayarak sermaye sahiplerine dikensiz gül bahçesi yaratan Çevre ve Orman Bakanlığı'dır. Bu iki bakanlığı niteleyen kavramlarla yürüttükleri çalışmalar çatışmaktadır.

Ancak öyle durumlar var ki, bunların hiçbir açıklaması olamaz. Makam adını niteleyen kavramların tam tersi yürütülen görevler, dudağı uçurtacak cinstendir. İşte bir örnek:

Çevre ve Orman Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü'ne Haziran 2010'da vekaleten atanan Yaşar Dostbil, bu atamadan birkaç gün sonra Uludağ Milli Parkı konusunda makamıyla uyuşmayan açıklamalar yaptı.

26 Haziran 2010 tarihli Hürriyet Bursa gazetesinde yayınlanan habere göre, Milli Parklar Genel Müdürü Yaşar Dostbil, Milli Parkları "12 ay kullanmadığımızda zarar ediyoruz demektir. Uludağ'ın en iyi değerlendirilmesi için elimizden gelen çabayı sarf ediyoruz.... Bakanlık yönü ile proje hazır. Biz hemen projeyi uygulamak istiyoruz.... Biz konunun çözümünde sizden daha sıkıntılıyız. Proje hazır uygulamak istiyoruz ama koruma kurullarında sıkıntı yaşıyoruz." ifadesinde bulundu. 

Uludağ Milli Parkı

Doğa Koruma Genel Müdürü, doğayı yıkıma götürecek çalışmalar içinde olamaz. Kanunlar gereği, kendi doğallığına bırakılan, ticari iş ve işlemlerin yasak olduğu milli parkların değerlendirilmesi gibi bir kavramdan bahsedemez. Milli Parkları, metalaştıramaz. Buraları yasadışı yapılaşmalara açamaz. Milli parkları "12 ay kullanmazsak zarar ederiz" diyemez. Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürü görevini yürüten kişi Uludağ Milli Parkı'nı turizm alanına dönüştüren projeleri uygulayamaz. Uludağ'ı Davos yapamaz. Bu proje için "koruma kurullarını aşamadık" diye yakınamaz. Koruma Kurulları'nı doğa koruma görevini yerine getirdiği için suçlayamaz.

Bir suç varsa o suçu işleyen, Uludağ Milli Parkı için yasalara aykırı projeler üreten Çevre ve Orman Bakanlığı'dır.  Bakanlığın, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü'dür. Bakanlık ve Müdürlük her ikisi de makam ve var oluş nedenlerine, aykırı hareket edemez.

Biz DOĞADER olarak Çevre ve Orman Bakanlığı'nı ve Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürünü uyarıyoruz. Uludağ bir milli parktır. Milli parklar içinde yapılaşma olamaz. Ticari etkinlikler yürütülemez. Kanun bunları yasaklar. Bu yetkili kurumlara soruyoruz. Hangi kanunlardan güç alarak Uludağ Milli Parkı'nı Davos yapmaktan söz ediyorsunuz? Milli Parklar Kanunu sizi engeller. Bu güne kadar Bursa Barosu öncülüğünde Uludağ konusunda açılan ve DOĞADER'in de davacı olduğu 12 davanın 10'u Bakanlık uygulamalarının yasalara aykırı olduğuna karar vermiş ve bu uygulamaları iptal etmiştir. Son olarak, 2006 yılında AKP Hükümeti Bakanlar Kurulu'nun Uludağ'da 300 hektarlık alanı turizm alanına çevirme kararı, 5 Haziran 2009'da DOĞADER'in de davacı olduğu davada mahkeme iptal kararı verilmiştir. Tüm bu yargı kararlara rağmen daha önce iptal edilen projelerin benzerlerini gündeme taşıyan AKP Hükümeti, yargı kararlarını yok sayan bir tutum içindedir. Devleti oluşturan üç temel erkten biri olan yargıyı yok saymak demokratik değil, diktatör yönetimlerinin işidir. 

Biz DOĞADER olarak diyoruz ki; 

  • Çevre ve Orman Bakanlığı, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, makam niteliğine aykırı uygulamalara son vermelidir.
  • Milli parklar, insan etkinliklerinin sınırlandırıldığı ve bölgenin insan müdahalesi olmadan kendi doğallığına bırakıldığı yerlerdir.
  • Milli Parklardaki yapılaşmalar (otel, kamu dinlenme tesisi) kanuna aykırı olduğundan ortadan kaldırılmalıdır.
  • Uludağ Milli Parkı için geliştirilen yapılaşmaları koruyan yada yenilerini öngören projeler kanuna aykırı olduğundan iptal edilmelidir. 
  • Milli Parklarda turizm günübirlik, sınırlandırılmış alanlar içinde izin verilmelidir. Bu tüm dünyada böyledir.
  • Milli Parklarda konaklama, sınırlandırılmış alanlarda, ziyaretçilerin kısa süreli kendi çadırlarında kalacağı kamplar şeklinde olmalıdır. Bu tüm dünyada böyledir.
  • Milli Parklarda su kaynakları başta olmak üzere doğal kaynaklar ve madenler işletilemez. Bu tüm dünyada böyledir.
  • Uludağ Milli Parkı başta olmak üzere milli parklarda verilmiş tüm su ve diğer kaynak, maden kullanım izinleri iptal edilmelidir. Kaçak kullanımlar ağır cezalandırılmalıdır.
  • Milli Parklarda avlanma, otlatma, kaçak kuyular, girilmesi yasak alanlara gelen ziyaretçiler gibi sorunlara karşı yeterli sayıda korucu sürekli olarak devriye gezmeli, sorunlara müdahale ederek engellemeli ve raporlamalıdır.
  • Milli Parklar üzerinde yapılaşmalar varsa, doğal kaynakları işletiliyorsa ve gerektiği gibi korunmuyorsa diğer alanlardan farkı kalmaz. Milli Parklar, Milli Park olarak kalmalıdır. 

DOĞADER
Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği

Milli Parklar konusunda açıklayıcı bilgiler (tıklayın)

Milli parkların bir ormandan, sıradan bir dağdan farkı nedir?

 
«StartPrev12345678910NextEnd»

Page 7 of 15