Banner
Basın Açıklamaları
Basın Açıklaması: GDO'ya Kim "Evet" dedi de izin verdiniz? Print E-mail

DOĞADER'in de etkin üyesi olduğu GDO'ya Hayir Platformu, ithalatına izin verilen GDO'lu mısırlara yönelik bir basın açıklaması yayınladı. Ülkemizin GDO'lu gıdalara gereksinimi olmadığı halde GDO'ların ithalatı yönünde alınan kararı DOĞADER olarak kınıyoruz.

DOĞADER

GDO'ya Kim "Evet" dedi de izin verdiniz?

24 Aralık 2011

gdo hpTürkiye Yem Sanayicileri Birliği Derneği İktisadi İşletmesi, Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçılar Birliği Derneği İktisadi İşletmesi ile Yumurta Üreticileri Merkez Birliği’nin başvurusu üzerine Biyogüvenlik Kurulu GDO’lu 13 mısır çeşidine yem amaçlı kullanılmak üzere izin verdiğini 23.12.2011 tarihinde açıklamıştır.

 Başvurunun yem sanayicileri, hayvan yetiştiricileri ve yumurta üreticilerini temsil eden derneklerin iktisadi işletmeleri tarafından yapılmış olması, bu GDO’lu mısırları kullanacak şirketleri kamufle etmektedir. Bu şekilde, tüm hayvancılık sektörü ve et, süt, yoğurt, peynir, yumurta gibi hayvansal ürünler ile bu ürünlerin içeriğini oluşturduğu binlerce gıda maddesi de risk altında bırakılmaktadır. GDO’suz yem kullanan üreticiler de bu şekilde cezalandırılmaktadır, zira mevzuata göre GDO’lu yem ile beslenen hayvanların ürünlerinin etiketlenme zorunluluğu bulunmamaktadır. 

 Bunun sonucunda tüketici satın aldığı hayvansal ürünün GDO’lu olup olmadığını bilemeyecektir. Oysa ki, Biyogüvenlik Yasası GDO ve ürünlerinin tüketicinin tercih hakkını ortadan kaldırması halinde GDO başvurularının reddedileceğini söyler. GDO’lu yemle beslenen hayvanlardan elde edilen ürünlerin etiket taşımaması, tüketicinin tercih hakkını doğrudan ortadan kaldırmaktadır. Bu nedenle verilen karar kanuna da aykırıdır.

Hangi anne GDO’lu yem ile beslenen hayvanın etini, yumurtasını, sütünü, bu sütten yapılmış yoğurdu ya da peyniri çocuğuna yedirmek ister?

 Anneler, bunu asla bilemeyeceksiniz!

Read more...
 
Çevre(yi Talan) ve Şehircilik Bakanlığı - 648 Sayılı Kararname Print E-mail

17 Eylül 2011

Basın ve Kamuoyuna;

cevre_sehircilik_bakanligi17 Ağustos 1999, depremle birlikte gelen acının, devletin devlet olamayıp, denetimsiz üretilmesine göz yumduğu binalar altında kalan on binlerce çığlığın yıkıntılara gömüldüğü tarih olarak akıllara yerleşmişti.

17 Ağustos 2011 ise AKP Hükümeti’nin, suyu, havayı, toprağı, ormanı, sulak alanları, milli parkları, doğal sit alanları ve daha onlarca korunan doğal alanı kar etmek için yaşam alanlarını yok etmekten çekinmeyen kapitalizmin, sermayenin, piyasaların sınırsız talanına açtığı bir milat olarak akıllarda yer alacak.

AKP Hükümeti, ilkesel olarak bir araya hiçbir zaman gelmemesi gereken “çevre” ve “şehircilik” gibi iki kavramı, bir bakanlık altında toplayarak Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) bu ucube bakanlığın görev ve sorumluklarını belirledi. Yeni kurulan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı için Hükümetin çıkardığı 648 sayılı Kararname
17 Ağustos 2011 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlandı
.

Bu Kararnamenin en can alıcı noktası, illerde bulunan Koruma Kurulları’nı ortadan kaldırarak Doğal Sit, Milli Park, Tabiat Parkı, Sulak Alan gibi koruma altındaki doğal alanların üzerine “gözden geçirme” kavramını yüklemesi oldu.

Anımsanacağı gibi AKP Hükümeti, 2010 yılı içersinde adı ve içeriği uyumsuz “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı”nı gündeme getirmişti. Doğal alanların niteliğini sorgulama kavramı taşıyan bu kanun tasarısı biz yaşam savunucularının sergilediği ciddi karşı duruş ile kanun niteliğine dönüştürememişti.

AKP Hükümeti, devletin koruması altındaki doğal alanların enerji, maden ve turizm yatırımların gerçekleşmesinde engel olarak görüyordu. Hükümet, 2010 yılında gerçekleştiremediği hamlesini bir yıl sonra demokratik olmayan bir yolla, meclisi de aradan çıkartarak, KHK ile gerçekleştirdi.

Suyu, havayı, toprağı, gıdayı, doğal olan her şeyi finansal bir değişim değeri aracına dönüştürerek yok edilmesine aracı olmaktan çekinmeyen AKP Hükümeti, doğal alanlar üzerine son ve öldürücü darbesini 648 sayılı Kararname ile vurdu. İllerde bulunan Koruma Kurulları kaldırıldı, 1266 Doğal Sit Alanı, “niteliği 6 ay içinde yeniden değerlendirilmek üzere” Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na devredildi. Koruma altındaki diğer alanlar, Milli Parklar, Tabiat Parkları, sulak alanlar, su havzaları aynı değerlendirmeden payını alacak.

Kararname’nin yayınlanmasından sonra Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bünyesinde oluşturulan Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü’ne atanan Ahmet Özyanık verdiği ilk demeçte 648 sayılı KHK ile yapılan düzenlemenin amacını açık biçimde dile getirdi. Genel Müdür Özyanık, koruma alanlarının artık tek bir elden yürütüleceğini, “yatırımların ve şehirleşmenin önündeki engelin bu şekilde kaldırılacağını” bildirmektedir.

AKP Hükümeti, yasalara aykırı da olsa bu güne kadar yüzlerce Milli Park ve Doğal Sit Alanı üzerinde enerji, maden, turizm yatırımlarına izin vermişti. Yaşam alanları üzerindeki yok oluşa daha fazla izleyici kalamayan yereldeki onlarca dernek ve platform aracılığıyla açılan davalarda, bu yatırımların uygulama alanlarının Doğal SİT Alanı niteliğini taşıdığı için mahkemelerden iptal kararları çıkmaktaydı.

AKP Hükümeti, yatırımlara engel gördüğü koruma altındaki doğal alanları artık Çevre ve Şehircilik Bakanlığı aracılığıyla dilediği gibi düzenleyebilecek. Doğa koruma niteliklerini yok eden uygulamalara karşı dava açılsa bile Bakanlık koruma niteliğini kaldırarak mahkeme kararını geçersiz kılabilecek. Yatırım yapılacak alan daha planlama aşamasındayken doğal koruma niteliği kaldırılabilecek.

Biz DOĞADER olarak diyoruz ki, 648 sayılı KHK ile ülkemizin altı oyulmuş, bu güne kadar korunabilmiş doğal alanları yok ederek ucu insana kadar uzanacak bir yok oluşa zemin hazırlanmıştır. Bu KHK, kirletici tesislere, HES'lere, maden şirketlerine, doğaya ve tarıma yönelik her türlü yıkıma karşı toprağını vatanı olarak savunan yöre halkının hukuksal savunma gücünü elinden alan, çaresiz kalan köylüleri ve yaşam savunucularını militanlaştırma Kararnamesidir.

DOĞADER üyelerinin etkin katılımından aldığı güçle, giderek özüne dönerek vahşileşen kapitalizme, onun bu yönelişine çanak tutan bugünün ve yarının siyasi iktidarlarına karşı, doğayı, havayı, suyu, ormanı ve yaşamı savunmayı, doğaya uyumlu eşit ve paylaşımcı bir gelecek için talancılara karşı her yerde her koşulda mücadeleyi yılmadan sürdürecektir.

DOĞADER
Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği

http://www.facebook.com/topic.php?uid=5229989563&topic=18494

 
Basına ve Kamuoyuna: Bilimsel Komite; "GDO Kötüdür ama İthal Edilebilir! (?) Print E-mail

DOĞADER'in de üyesi olduğu GDO'ya Hayır Platformu, yeni GDO'lu tohumların ithaline izin oluşturmak için halkın görüş bildirmesine ilişkin olarak bir basın açıklaması yaptı.

DOĞADER

BİLİMSEL KOMİTE: GDO’LU ÜRÜN KÖTÜDÜR, AMA İTHAL EDİLEBİLİR!(?)

13.09.2011

gdo_misirBiyogüvenlik Kurulu, hayvancılık sektörünün yem amaçlı kullanılmak üzere ithal etmek istediği genetiği değiştirilmiş (GD) Bt11, DAS 1507 ve DAS 59122 mısır çeşitleri hakkında Risk ve Sosyo-Ekonomik Değerlendirme Komitelerine hazırlattığı bilimsel raporları, Türkiye Biyogüvenlik Bilgi Değişim Mekanizması web sayfasında yayınlayarak, kamuoyunun görüşüne sunmuştur. Görüş verme süresi 14.9.2011 Çarşamba günü sona ermektedir.

GDO’ya Hayır Platformu, yayınlanan raporlardaki bazı önemli noktaları kamuoyu ile paylaşmayı bir zorunluluk olarak görmüştür.

Bilimsel komitelerce hazırlanan raporlarda “GD mısırlarla ilgili risk analizi ve değerlendirmelerin, ithalatçı firmalarca dosyada sunulan belgeler, risk değerlendirmesi yapan kuruluşların (EFSA, WHO, FAO, FDA) raporları ve bilimsel araştırmaların sonuçları göz önünde bulundurularak yapıldığı” belirtilmektedir. GD tohumlar, doğal yolla gerçekleşmeyecek şekilde, laboratuar ortamında ileri teknoloji kullanılarak bir mikroorganizma geninin aktarılmasıyla elde edilmekte, bu nedenle teknoloji ürünü kabul edilmekte, patenti şirkete ait olmakta ve fikri mülkiyet hakkı çerçevesinde lisans anlaşması ile kullanıcılara sunulmaktadır. Lisans anlaşmasıyla şirketler, GD tohumlarının bağımsız araştırmalarda kullanılmasını engellemekte, yapılan çalışmaları kendileri yönetmekte, ancak sonuçlar olumlu olmazsa yayımlanmasına izin vermemektedirler. Dolayısıyla EFSA, WHO, FAO ve FDA’nın bilimsel değerlendirmeleri, GD tohumları üreten şirketlerinin hazırladığı ya da hazırlattıkları raporlara dayanmaktadır. Bilimsel risk değerlendirmesi yapan bu kurumlar bağımsız kurumlar olarak nitelendirilseler de siyasilerden bağımsız, ancak GD tohum üreten şirketlerle son derece iç içe olan kurumlardır.

Hazırlanan bilimsel raporlara göre söz konusu üç mısır çeşidine haşereye direnç ve herbisite (yabancı ot ilacı) tolerans sağlayacak genler aktarılmıştır. Haşereye direnç sağlamak için tohumun içine bir bakterinin toksin (zehir) salgılayan geni aktarılmakta, bitki geliştikçe bu toksin tüm dokularında çoğalmaktadır. Ancak, genetik değişimin yaklaşık yüzde 80’lik bölümü herbisite toleransı sağlamak üzere yapılmaktadır. Bunda da yine bir bakteriden tohuma aktarılan genin ürettiği protein, o bitkiyi herbisitin etkisinden korumakta, tarladaki diğer tüm bitkiler ölmektedir. Genetik değişimin amacı kamuoyuna, “tarım ilacı kullanımının azaltılması, çevre kirliliğinin önüne geçilmesi, daha güvenli gıda üretimi ve sağlığın korunması” olarak sunulmaktadır.

Oysa, bilimsel raporların içeriğine baktığımızda, söz konusu amaçların GD ürünlerle gerçekleşemeyeceğini görmekteyiz. Sunulan verilerde; “GD DNA’ların memelilerin sindirim sisteminde sindirilemediği ve hücrelere kadar taşınabildiği, market sütlerinde GD yemlere ait DNA’ya rastlandığı, hamile olmayan ve hamile olan kadınlar ile karnındaki bebeklerinde haşereye direnç sağlayan toksine rastlanıldığı, bu toksini içeren mısır ile beslenen sıçanlarda karaciğer ve böbrek rahatsızlıklarının görüldüğü ve farelerde kısırlığa yol açtığı, herbisite direnç geni aktarılan bitkilere kullanılan tarım ilacının kullanımı sonrasında bitkilerde ilaç kalıntısı bıraktığından insan sağlığı açısından durumun yeniden değerlendirilmesi gerektiği, bu geni taşıyan soya ve mısırla beslenen hayvanların et ve ürünlerinde kalıntı yaptığı, insan hücre hatlarında yapılan bir çalışmada glifosinat herbisitinin hücrelerde toksik etki yaptığının görüldüğü” belirtilmekte, GD gıdaların halk sağlığı açısından daha iyi incelenmelerinin gerektiği tavsiyesinde bulunulmaktadır.

GD tohumları üreten ve sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen çokuluslu şirketlerin, aynı zamanda dünyanın en önde gelen tarım ilacı üreticileri oldukları dikkate alındığında, GD tohumlarla tarım ilacı kullanımının düşmesini beklemek mantıken de doğru olmayacaktır.

Bilimsel komitenin, “oran konulmaksızın GDO içeren tüm ürünlerin etiketlenmesi, bu ürünlerle beslenen hayvanların ürünlerinin etiketinde GD yemle beslendiği ibaresinin bulunması” önerisi, önemli bir saptama olmakla birlikte GDO mevzuatının ülkemizde uygulamaya konduğu Ekim 2009’dan bu yana hiçbir ürünün etiketinde GDO ibaresinin yer almaması, uygulamada bunun ne derecede gerçekleştirilebileceği konusunda soru işaretleri yaratmaktadır.

Bilimsel raporlarda yer alan “GD ürünlerin kaza ile ve/veya sabotajla büyük ölçekte çevreye yayılması durumlarında alınacak hızlı ve kapsamlı önlemlerin Ulusal Afet Planlarıyla ilişkilendirilerek değerlendirilmesi ve planlanması” görüşü bile bu ürünlerin hiç de masum ve güvenilir olmadıklarını göstermeye yeterlidir.

Bilimsel komitenin, “Yaklaşık 30 yıllık bir teknolojinin sonucu olan GDO içeren ürünlerin insan ve çevre üzerindeki olumsuz etkilerinin henüz somut olarak ortaya konulmamış ve gözlemlenememiş olması, bu tür ürünlere ihtiyatla yaklaşmayı ve bu konuda alınacak tedbirleri üst sınırda tutmayı gerekli kılmaktadır.” saptamasını da son derece önemli buluyoruz. Zira bu açıklamada hayvanların yer almaması, komitenin en azından GDO’nun hayvanlar üzerindeki olumsuz etkilerini kabul ettiğini göstermektedir. Bir riskin varlığı resmen kabul edildiğine göre ihtiyatlılık ilkesi çerçevesinde GD ürünlerin ülkemize girişine engel olunmalıdır.

GD üç mısır çeşidi her ne kadar yem amaçlı kullanılmak üzere ithal edilmek istense de Bilimsel Komite bunların “yasa dışı ekimine müsaade etmeyecek tedbirlerin alınmasını ve çok sıkı bir denetim altında bulundurulmasını” istemektedir. GD mısırların sınırlarımızdan içeri girdikten sonra tarımsal üretimde kullanılmasını % 100 önlemek asla mümkün olamayacaktır.

Hayvancılığımızın, artan nüfusumuza paralel olarak gelişmesinin yem tüketimi üzerinde baskı yaratacağı açıktır. Bu durumda öncelikle, GD mısır ithalatının değil, bedava yem kaynağı meralarımızın ön plana çıkarılması daha akıllıca olacaktır. Ancak, 17.8.2011 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 648 sayılı KHK vasıtasıyla İmar Yasası’na eklenen bir “Ek Madde” ile meralarımızın amaç dışı kullanımına olanak sağlanmıştır. Tedbir almak yerine ithalata yönelinmesi, 6.9.2011 tarihli RG’de Başbakanın imzasıyla yayımlanan “Yerli Ürün Kullanılması” genelgesi ile de ters düşen bir durumdur.

Bilimsel komite raporlarında GDO’ların böylesine önemli zararlarının saptanmasına karşın, hayvancılık sektörünün mısıra ihtiyacı olmasından bahisle söz konusu GD mısır çeşitlerinin ithaline onay verildiği görülmektedir. Bu kabul edilebilir bir durum değildir. Ülkemizin GDO’lara değil, kendine yeterliliği hedefleyen bilinçli tarım politikasına ihtiyacı vardır.

GDO’ya Hayır Platformu halkımızın sağlığı, çiftçimizin korunması, biyoçeşitliliğimizin devamlılığı, doğal varlıklarımıza sahip çıkılması kapsamında GDO’lara karşı mücadelesini hukuk ve bilimsellik çerçevesinde devam ettirecektir.

GDO’YA HAYIR PLATFORMU

 
Gerze'nin Celladı, Anadolu Grubu'nu Teşhir Ediyoruz Print E-mail
anadolu_grubu_teshir_ediyoruz
 
Gerzelilerin Yanındayız! Direnişi Yaygınlaştıralım! Print E-mail

Gerze_direnis_20110904Gerze Yaykıl köyünde Anadolu Grubu tarafından kurulması planlanan termik santrale karşı Ağustos ayının başından beri sondaj yapılması öngörülen alanda gece gündüz nöbet bekleyen köylüler, 24 Ağustos’ta sondaj yapmak isteyen termikçi şirket temsilcilerini Gerze’den bir kez daha eli boş göndermişlerdi. İki yıldır termikçi şirketin, devletin şiddet aygıtının da desteğini alarak Gerze’de kurmaya çalıştığı termik santrale karşı kitlesel ve meşru bir mücadeleyle topraklarını savunmayı sürdüren Gerze halkı, bir kez daha saldırıya maruz kaldı.

Gerze halkının son iki yılda göstermiş olduğu tüm tepkiye rağmen termik santral yapma ısrarını sürdüren Anadolu Grubu isimli şirket, sondaj çalışması yapma gerekçesiyle alana intikal ettirilen yüzlerce polis, jandarma ve panzer eşliğinde Yaykıl köyüne girmeye çalıştı. Yaşamı ve doğayı savunan Gerzeliler 12 saate yakın süre boyunca atılan yoğun gaz bombalarının, tazyikli su, cop ve yer yer plastik mermilerin kullanıldığı vahşi müdahale karşısında bir kez daha ne pahasına olursa olsun termik santral cinayetine izin vermeyeceklerini gösterdiler.

Read more...
 
Basın Açıklaması: Suyun Ticarileşmesine İzin Vermeyeceğiz Print E-mail

DOĞADER'in de üyesi olduğu Suyun Ticarileşmesine Hayır Platformu, İstanbul'da 3-5 Mayıs 2011 tarihleri arasında İstanbul'da düzenlenen İstanbul Uluslararası Su Forumu'na karşı bir basın açıklaması yaptı. Gelecekte bir damla suya muhtaç bıraklacak koşulların yaratıldığı İstanbul Uluslararası Su Forumu adıyla düzenlenen oyuna izin vermeyeceğiz.

DOĞADER

Ülkemizin ve Ortadoğu halklarının suyunu

yönetemeyeceksiniz!..

İzin vermeyeceğiz!..

İstanbul’da 15/22 Mart 2009 ‘da 5.Dünya Su Forumu’nda Dünya Su Konseyi ile bir araya geldiklerinde uyarmıştık:

  • Tüm sularımıza el koymaya, yaşamdan soyutlayıp çalmaya geliyorlar,
  • Suyumuzu yaşamımızı ticari meta haline getirip satmaya geliyorlar,
  • O zaman da söylemiştik; yaşamı yok edecek bu oluşumlarla tüm alanlarda yerli ve uluslar arası işbirlikçileriyle mücadele edeceğiz …’’

Suyun Ticarileştirilmesine Hayır demiştik.

Vadilerde, kentlerde hayatın her alanında suyu, doğayı, yaşamı ticarileştirenlerle mücadele ettik. Şirketleri vadilere sokmadık, sokmayacağız

03 Mayıs 2011’de suyu, doğayı, yaşamı ticarileştirme planlarını bozacağımızı Sütlüce’de bir kez daha haykırdık!

HOŞGELDİNİZ DEMEDİK!

Kapitalizm, krizini “sürdürülebilirlik”, “yenilenebilirlik” söylemleriyle doğayı metalaştırarak çözmeye çalışıyor. Bu nedenle, emperyalist kapitalist sistem, halklara karşı çok yönlü saldırısını şirketleriyle; suda ve yaşam alanlarında sürdürüyor. İşgalleriyle dünya halklarını katledenler, gözünü halkların en yaşamsal gereksinimi olan suya dikmiştir.

2009 Mart’ında İstanbul’da buluşmuşlardı. Onlar: Dünya Su Konseyi, T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı, su, enerji ve inşaat şirketleri, DSİ (Devlet Su İşleri), İBB (İstanbul Büyükşehir Belediyesi), İSKİ ve sermayenin fonları ile beslenen STK’lardı. AKP iktidarında olduğu gibi dünyanın birçok ülkesinde işbirlikçi iktidarlar yoluyla, suyun ticarileştirilmesi çalışmasını hız kesmeden her geçen gün büyütmek istiyorlar.

Read more...
 
Basın Açıklaması: Dün Çernobil, Bugün Japonya, Yarın Türkiye Olmasın! - Bursa NKP - 21 Nisan 2011 Print E-mail

nukleer_karsiti_basin_aciklamasiDOĞADER'in de üyesi olduğu ve çalışmalarında etkin görev aldığı Bursa NKP - Nükleer Karşıtı Platformu, aşağıdaki basın açıklamasını yapmıştır.

DOĞADER

DÜN ÇERNOBİL, BUGÜN JAPONYA, YARIN TÜRKİYE OLMASIN!

21 Nisan 2011

Biz bugün burada, Çernobil nükleer felaketinin acı ve endişe dolu yıldönümü olan 26 Nisan’ın arifesinde, Japonya’da yaşanan nükleer kazanın Türkiye için son uyarı olduğunu, AKP iktidarına, bu işe hevesli siyasi ve ticari kurumlara duyurmak için toplanmış bulunuyoruz.

Ülkemizin dört bir yanında Nükleer Santrallere karşı imza kampanyaları düzenlenmekte, sokak gösterileri yapılmakta, insan zincirleri oluşturularak Hükümetin Nükleer Enerji Santrali kurma programı protesto edilmektedir.

24 Nisan 2011 Pazar günü, İstanbul’da yapılacak “Nükleer Karşıtı Mitinge” katılmak için kaldıracağımız otobüslerle, vatandaşımızın nükleer enerji santraline olan tepkisini alanlara taşıyacağız.

Biz yapacağımız tüm bu eylemleri vatandaşın dikkatini çekmek için değil, nükleer enerji santrali kurma programını yürüten AKP iktidarı ile  nükleer enerji santrallerinden kendine çıkar arayan siyasi ve ticari oluşumlara karşı yapıyoruz. Zira vatandaşımız zaten nükleer enerji santrallerinin  tehlikesini anlamış durumdadır.  Vatandaş, nükleer enerji santrallerine karşıdır.

Ne acıdır ki, Japonya’da nükleer trajediyi yaratan Fukuşima Nükleer Enerji Santrali’nin sahibi TEPCO şirketi ile Türkiye, Samsun’da nükleer enerji santrali kurmak için anlaşmıştır. Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın, dört ay önce Japonya gezisinde TEPCO şirketinden “çok etkilendiğini” ve depremsellik açısından Japonya’ya güvendiğini açıklamıştır. Ne kadar ilginç bir tesadüf ve Türkiye için ilahi bir uyarıdır ki, yaşadığımız son nükleer felaketin yaratıcısı Japonya ve TEPCO şirketidir.

Read more...
 
Basına ve Kamuoyuna: Nükleer Enerjiden Derhal Vazgeçin! Print E-mail

nukleere hayirBasına ve Kamuoyuna;

26 Mart 2011

Biz DOĞADER – Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği olarak yıllar önce demiştik ki;

Nükleer enerji üretiminde kaza riski, hiçbir zaman sıfır olmayacaktır.

Anlaşılması gereken, nükleer tesislerdeki risklerin, yaşamı tehdit eder duruma gelmesinin, bir kez daha önleneceği garantisinin olmamasıdır.

Asıl sorunun, yaşadığımız sakin ortam için,
insanlığın gelecekte ödemeyeceği bedel

olduğunu belirmiş ve “Nükleer enerjide riskin, gün geçtikçe artığını” önemle vurgulamıştık.

Biz bunları söylerken, nükleer santral sektörü, geliştirdiğini öne sürdüğü “yeni teknolojilerle nükleer santrallerde riskin artık kalmadığı” yalanını ısrarla tekrar ediyordu.

Japonya’daki 9 büyüklüğünde deprem ve ardından yaşanan tsunami sonucu, Fukuşima Nükleer Santrali’ndeki 6 nükleer reaktörün tümünün denetimden çıkması,  sınır değerlerin çok üzerindeki radyasyonun çevreye yayılması biz yaşam savunucularının haklılığını bir kez daha kanıtlamıştır.

Japonya’dan dünyaya yayılan nükleer tehdit sürerken, Başbakan Tayip Erdoğan, Enerji Bakanı Taner Yıldız ve Sanayi Bakanı Nihat Ergün ard arda açıklamalar yaparak, planladıkları nükleer santrallerden vaz geçmeyeceklerini belirttiler.

Japonya nükleer kirlilikle boğuşurken, Başbakan Erdoğan Mersin Akkuyu’da yapımı planlanan nükleer santrali ihalesiz verilen Rusya ile el sıkışıyor, nükleerdeki kararlılığını vurgulayarak, Rusya’dan ek güvenlik önlemleri istiyordu.

“Kelin ilacı olsa başına sürerdi” Nükleer santrallerde hiçbir zaman sıfır olmayan güvenlik riskini, Başbakana verilen sözler sıfıra düşürecek midir?

Enerji Bakanı Taner Yıldız, bundan üç ay önce 25 Aralık 2010‘da Japonya’ya yaptığı ziyarette, nükleer sızıntı yaratan Fukuşima Nükleer Santralin sahibi TEPCO şirketi ile Sinop’ta Nükleer Santral Kurulması için ön anlaşmaya imza attı. Japon Nükleer Santralleri’ne güvendiğini belirten Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın güvendiği Japonya, bugün radyasyonun pençesinde yaşam mücadelesi veriyor.

Bakan Yıldız, Japonya nükleer felaketi yaşanırken, nükleer kirliliğin sahibi TEPCO ile imzaladığı anlaşmanın nihai aşamaya geldiğini açıklamaktan çekinmiyordu.

Fukuşima Nükleer Santrali her türlü depreme dayanıklı olarak inşa edilmişti. Ülkemizde yaşanan doğal afetlerin % 61 deprem kökenlidir. Ülke topraklarının %42’si 1. derece, %24’ü 2. derece, %18’i 3. derece deprem kuşağı üzerinde bulunmaktadır. Nükleer santral yapılması düşünülen Mersin Akkuyu’nun 25 km uzağından Ecemiş Fayı geçmektedir. Ecemiş Fayının 6-7 büyüklüğünde deprem birikimi oluşturacak suskun tarihsel aktif bir fay olduğu bilinmektedir. Akkuyu’ya yapılacak nükleer santral, 35 yıl önce 1976 yılında verilen bir yer lisansına dayandırılarak inşa edilmesi planlanmıştır. Bölgede son 35 yılda oluşan topografik, jeolojik, jeoteknik, hidrolojik, sismolojik ve meteorolojik özellikler dikkate alınmamıştır. Yalnızca bu nedenler bile nükleer santralin ne kadar büyük bir faciaya davetiye çıkaracağını gözler önüne sermektedir. Sinop’ta kurulması planlan nükleer santral için depremsellik aynı derecede önemlidir.

Dünyanın vaz geçtiği nükleer santralleri başımıza bela etmeye hazırlananlar, bize enerji ihtiyacımız var diyorlar. Onlara soruyoruz. Enerji ihtiyacını yaratan kim? Bizim evlerimizde tükettiğimiz enerji miktarı değişmedi. Enerji ihtiyacını yaratan sizin ve sisteminizin politikaları değil midir? Kirli ve yoğun enerji gereksinimi olan Çimento, Demir-Çelik gibi sanayileri teşvik eden siz değil miydiniz? Daha fazla tüketim için politikalar geliştiren, bu tüketimi karşılamak için daha çok üretim planları yapan ve böylelikle enerji açlığını körükleyen sizin sisteminiz değil midir? Bir kez daha açıklıyoruz. Bizim halk olarak daha fazla enerjiye ihtiyacımız yok.

AKP Hükümeti, “En iyi nükleer santrali yapılacağı” açıklıyor. Oysa “en iyi” diye bir şey yoktur. Yapılan her şeyin mutlaka bir kusuru ortaya çıkacaktır. Bu görünmez kusur, basit insan hatalarıyla birleşerek en olmadık zamanda, en olmadık biçimde, en olağanüstü koşullarda geri dönüşü olmayan nükleer tehlikeyi başlatacaktır.

Biz DOĞADER olarak AKP Hükümeti’ni bir kez daha uyarıyoruz. AKP Hükümeti,  diğer çevresel konularda olduğu gibi nükleer enerji konusunda da büyük bir aymazlık içindedir. Bu ülkenin sağlıklı geleceği için nükleer enerjiden derhal vazgeçin.

DOĞADER
Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği

 
«StartPrev12345678910NextEnd»

Page 5 of 15